PATRONLAR ÖLMESİN DİYE ÖLEN ŞİRKETLER (2)
HİLMİ GÜVENAL
Hikâye tanıdıktır. Dosya gelir. Bin kişi çalışıyordur, ihracat vardır, marka bilinir, konjonktür düzelince toparlanacaktır. Masadakiler birbirine bakar. Kimse “batıralım” demek istemez, çünkü kimse batıran adam olmak istemez. Argümanların hiçbiri yanlış değildir. Sadece hiçbiri, o masalarda asıl konuşulmayanı örtmeye yetmez.
Şirketin toparlanacağına masadakilerin inanmadığını masalar gösteriyor. Yüzdürülen kredi, uzatılan mühlet, ertelenen karar. Şirket yaşatılmıyor. Ertelenen kararın acısı, faiziyle geleceğe havale ediliyor.
Geçen yazıda bu havalenin vadesinin geldiğini, konkordato dosyalarının birer birer iflasa döndüğünü rakamlarla saydım. Kırk yıldır yanlış soruyu sorduğumuzu söyleyip kestim. Doğru soruyu bulmak için gittiğim yer, itiraf edeyim, beni şaşırttı.
Amerika’da “başarısız olmak kolaydır” derler ve bunu kapitalizmlerinin gücüne bağlarlar. Ben uzun süre bu lafı bir tasfiye övgüsü sandım. “Acımasız sistem, batanı hızla gömer, yola devam eder” diye okudum. Yanlış okumuşum.
İflastan önceki son durak olan mevzuat, yani “Chapter 11”, yaptığı şey şirketi öldürmek değil. “Chapter 11’de” ölen hissedar. Mevcut sermaye silinir, alacaklılar borçlarını hisseye çevirir, şirketin yeni sahibi olur. İşletme yaşamayı hak ediyorsa, yeni sermaye ve çoğu zaman yeni bir yönetimle yoluna devam eder.
Büyük Amerikan havayollarının sicilinde neredeyse istisnasız en az bir iflas var ve bugün hepsi uçuyor. Uçaklar yerde kalmadı, biletler geçerliliğini korudu, çalışanların çoğu işinden olmadı. Silinen, eski hissedarların sahipliği oldu. Sistem şirkete karşı merhametli, sahibine karşı acımasız.
Bizde tam tersi. Türkiye şirketleri yaşatmıyor. Patronları yaşatıyor.
Kefalet düzenimiz bunun üstüne kurulu. Banka krediyi işletmenin nakit akışına değil, patronun ve ailesinin kefaletine, arsasına, binasına verir. Tahsilat patronun şahsına bağlı olunca, bankanın işletmeyi patrondan ayırma imkânı da niyeti de kalmaz. Patron batarsa tahsilat da batar. O yüzden patron batmamalıdır.
Şirket bu denklemde bir teferruattır. Konkordatonun borçluyu yönetimde bırakması tesadüf değil, bu denklemin hukuka tercümesidir.
Bu noktada itiraz sesini duyar gibiyim. “Bu Amerikan işi, bizde tutmaz. Avrupa daha insanidir, biz Avrupa’ya benzeriz.” İtirazın tek kusuru var. Avrupa’nın kendisi artık öyle demiyor.
Avrupa’nın geleneksel iflas hukukları insani falan değildi. Alacaklıyı korur, işletmeyi tasfiye eder, iflas eden girişimciye yıllarca leke ve borç yükü yüklerdi. Avrupa Birliği bunu bir sorun olarak teşhis etti ve 2019’da 2019/1023 sayılı yeniden yapılandırma direktifini çıkardı.
Yaşayabilir işletmeye erken yeniden yapılandırma, dürüst ama batmış girişimciye makul sürede tam borç silme ve ikinci şans.
Almanya bu direktifin üzerine StaRUG’u, Hollanda WHOA’yı yazdı.
İkisi de alacaklıların borçluya plan dayatabildiği, açıkça Chapter 11’den esinlenen kanunlar. İş orada da kalmadı. Bu yılın mart ayında AB üye ülkelerin iflas hukuklarını birbirine daha da yaklaştıran ikinci uyum direktifini kabul etti.
Gerekçe metinlerinde ideoloji aramayın, bulamazsınız. Gerekçe tesisatçı gerekçesi. Tahsilat oranları ülkeden ülkeye çok farklı, süreler öngörülemiyor, sermaye bu yüzden sınır ötesine gitmiyor. IMF’nin teşhisi de aynı. Öngörülebilir çıkış yoksa sermayesi girişi de yok.
Cümleyi bir daha okuyalım. Çıkış yoksa giriş yok. Bizim “yerli ve milli şirketlerimizi koruyalım” diye kurduğumuz düzen, o şirketlere gelecek sermayenin önündeki asıl engele dönüşüyor. Okyanusun bir yakası bunu kültür olarak yaşıyor, öbür yakası kanun olarak inşa ediyor. Biz ikisini de yapmayıp patronu koruyoruz ve buna milli menfaat diyoruz.
Peki, koruma adres değiştirse, sahipten işletmeye geçse, hangi işletmenin korunmayı hak ettiğine kim karar verecek? Zordaki şirketler tek tip değil çünkü.