PELİN KARATAY GÖGÜL - Dicle Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı
Savaşın ekonomik maliyetini üç başlıkta düşünmek mümkündür: yıkım, kaynakların yön değiştirmesi ve belirsizlik. İlk maliyet doğrudandır. Fiziksel sermaye, altyapı, konutlar, fabrikalar, ulaşım ağları ve üretim tesisleri zarar görür. İkinci maliyet fırsat maliyetidir. Eğitime, sağlığa, teknolojiye, altyapıya ve üretken yatırımlara ayrılabilecek kaynakların önemli bir bölümü güvenlik ve savunma alanlarına yönelir. Üçüncü maliyet ise çoğu zaman istatistiklerde daha zor görünür: belirsizlik. Yatırım ertelenir. Sermaye daha güvenli alanlara yönelir. Ticaret kanalları daralır. Risk primi yükselir. Girişimcilik zayıflar. İnsan sermayesi göç eder. Ve ekonominin belki de en önemli unsuru olan gelecek beklentisi bozulur. Kurulamayan bir fabrika, yapılamayan bir ihracat yatırımı, eğitilemeyen bir öğrenci, kurulamayan bir teknoloji şirketi, gerçekleştirilemeyen bir turizm yatırımı vb… Bunların tamamı savaşın ekonomik maliyetinin parçasıdır. İktisadın diliyle ifade edersek mesele fırsat maliyetidir.
Bu açıdan barış da yalnızca çatışmanın sona ermesi olarak görülmemelidir. Bugün Türkiye’nin önündeki yeni dönem değerlendirirken, oluşacak güven ortamının yatırıma, yatırımın üretkenliğe, üretkenliğin istihdama ve bütün bunların kalıcı kalkınmaya dönüşebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Türkiye üzerine yapılan çalışmalar da bu çerçeveyi desteklemektedir. Uzun süreli çatışmanın doğrudan ekonomik kayıpların yanı sıra yatırım, beşerî sermaye, sermaye hareketleri ve göç üzerinden önemli dolaylı maliyetler oluşturduğuna dikkat çekilmektedir.
İktisat biliminin diliyle söylersek; savaş, kaynakların önemli bir bölümünü güvenlik ve savunmaya yönlendirirken barış, bu kaynakların ve en önemlisi insanların geleceğe ilişkin beklentilerinin yeniden üretken alanlara yönelmesini sağlar. Barış ekonomisi literatüründe göze çarpan Walter Isard ve Paul Collier gibi isimlerin çalışmalarında belirginleşen temel tartışma, savunma harcamalarının "fırsat maliyeti" etrafında şekillenmektedir. Yine Knight, Loayza ve Villanueva çalışmalarında askeri harcamaların sermaye oluşumu ve kaynak tahsisi üzerinden uzun dönemli üretim kapasitesini nasıl etkilediğini inceler. Onlara göre barışla, kurulamayan fabrikalar kurulabilir, ertelenen yatırımlar hayata geçebilir, gençler bölgelerinde gelecek kurabilir, kadınların işgücüne katılımı artabilir, ticaret yolları genişleyebilir ve daha önce güvenlik riski nedeniyle kullanılamayan ekonomik potansiyel, üretime dahil olabilir.
Burada önemli bir vurgu yapmak gerekmektedir. Savunma harcamalarının tamamını ekonomik açıdan “kayıp” olarak değerlendirmek doğru değildir. Çünkü savunma sanayii bazı koşullarda Ar-Ge, teknoloji, nitelikli istihdam ve ihracat kapasitesi yaratabilmektedir. Türkiye’nin son yıllardaki savunma sanayisi deneyimi, savunma teknolojilerinin sivil alanlara yayılma etkisi yaratabileceğini de göstermektedir. Barış ekonomisi, savunma harcamalarını kategorik olarak reddeden bir yaklaşım olmamakla birlikte kaynakların marjinal verimliliğini ve alternatif kullanım alanlarını sorgulayan bir yaklaşımdır.
Barışın ekonomik değeri, savaşın sona ermesinden daha kapsayıcıdır. Çünkü barış yalnızca bir maliyeti ortadan kaldırmaz, doğru politikalar ve doğru kurumlarla birlikte yeni bir kalkınma kapasitesi yaratır. Barış, yalnızca bir güvenlik kazanımı değil, aynı zamanda ekonomik bir üretim faktörüdür. Ekonominin kaynaklarını yeniden üretken alanlara yöneltebildiği yeni bir denge unsurudur.
Ekonomi literatüründe bu durum için kullanılan bir kavram vardır: barış temettüsü. Klasik anlamıyla barış temettüsü, askeri harcamaların azalmasıyla kaynakların daha üretken alanlara yönelmesinden doğan ekonomik kazancı ifade eder. Ancak günümüzde bu kavramı daha geniş bir çerçevede, çatışma riskinin azalmasıyla yatırım, ticaret, insan sermayesi, girişimcilik ve üretkenlik kanallarında ortaya çıkan ekonomik kazanımları kapsayacak biçimde düşünmek mümkündür.
Bu noktada Kenneth Boulding’in yaklaşımı önemli bir teorik çerçeve sunmaktadır. Boulding, toplumsal ilişkileri yalnızca güç ve tehdit üzerinden değil, “tehdit, değişim ve bütünleşme” ekseninde ele almaktadır. Barış ortamı değişim ve bütünleşme ilişkilerinin genişlemesine imkân vermektedir. Ekonomik açıdan bunun anlamı son derece açıktır. Birbirini tehdit olarak gören aktörler arasında ekonomik işlem yapmak zordur. Güven azaldıkça işlem maliyetleri yükselir, risk primi artar ve uzun vadeli yatırım iştahı zayıflar. Buna karşılık güven arttığında ekonomik ilişkilerin niteliği değişir. Ticaret gelişir, yatırım kolaylaşır, girişimcilik güçlenir, kurumlar arasındaki iş birliği derinleşir. Ekonomik ilişkiler “birlikte kazanalım” anlayışına doğru evrilir. Barış temettüsü bu noktada, değişim ve bütünleşmenin bir sonucu olarak ekonominin üretken kapasitesinde ortaya çıkan artış olarak karşımıza çıkmaktadır.
21. yüzyılda barış temettüsünü yalnızca savunma harcamalarında sağlanacak tasarruf olarak görmek artık yeterli değildir. Barışın asıl ekonomik değeri; azalan belirsizlik, düşen risk primi, genişleyen ticaret, artan yatırım, güçlenen insan sermayesi ve yeniden canlanan girişimcilik üzerinden ortaya çıkan üretkenlik artışında aranmalıdır. Başka bir ifadeyle, mesele yalnızca savaştan ne kadar tasarruf edeceğimiz değil, barış sayesinde ne kadar yeni ekonomik değer üretebileceğimizdir.
Barışın güçlü kanallarından biri: Ticaret
Barış ekonomisinin en önemli kanallarından birisi ticarettir. Buradaki ekonomik mekanizma basit ancak güçlüdür. Ekonomik karşılıklı bağımlılık arttıkça çatışmanın fırsat maliyeti yükselir. Bir ülke başka bir ülkeyle ticaret yapıyor, yatırım gerçekleştiriyor, tedarik zinciri kuruyor ve ortak ekonomik değer üretiyorsa, çatışmanın maliyeti yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ekonomik hale gelmektedir. Bu nedenle ticaret yalnızca büyüme politikası değildir. Doğru kurumlarla desteklendiğinde ticaret aynı zamanda bir barış altyapısıdır. Ancak bunun da bir şartı vardır: Ticaretin ürettiği kazançların kapsayıcı olması gerekir. Aksi halde ekonomik entegrasyonun kazançları belirli kesimlerde yoğunlaşabilir ve yeni sosyal gerilimler ortaya çıkabilir. Yakın dönemde yayımlanan çalışmalar, uluslararası ticaretin artmasının devletler arasındaki çatışma olasılığını ve çatışmanın yoğunluğunu azaltabileceğine ilişkin yeni kanıtlar ortaya koymaktadır. Örneğin, 2026 tarihli NBER çalışması, uluslararası ticaretin artmasının devletlerarası çatışma olasılığını ve yoğunluğunu azalttığına ilişkin kanıtlar sunmaktadır.
Barış bir kamu malı olabilir mi?
Bu bağlamda iktisat teorisi açısından yeni bir soru da akıllara gelmektedir: Barış bir kamu malı olarak düşünülebilir mi? Barıştan yalnızca onu sağlayan aktörler değil, toplumun tamamı yararlanır. Güvenlik ortamının iyileşmesi yatırımcıya, çalışana, öğrenciye, turiste, ihracatçıya ve kamuya aynı anda fayda sağlar. Üstelik bu faydalar birbiriyle bağlantılıdır. Bir bölgede güvenlik ve istikrar arttığında yalnızca o bölgedeki firma kazanmaz. Lojistik ağları genişler, turizm canlanır, tarımsal değer zincirleri güçlenir, eğitim yatırımları artar, inşaat ve hizmet sektörleri hareketlenir. Böylece barışın etkisi sınırları aşan pozitif dışsallıklar yaratabilir. Başka bir ifadeyle: Barışın ekonomik getirisi, barışı doğrudan yaşayan bölgenin çok ötesine yayılabilir. Inge Kaul ve UNDP literatürünün kavramsallaştırdığı üzere barış, ulusal sınırları aşan pozitif dışsallıkları nedeniyle küresel kamu malı yaklaşımı içinde değerlendirilebilecek bir niteliğe sahiptir.
Burada göz önünde bulundurulması gereken bir başka husus da şudur: Barışın gelmesi ile barış temettüsünün ortaya çıkması aynı şey değildir. Çatışmanın sona ermesiyle ertesi gün fabrikalar kurulmaz. Sermaye otomatik olarak geri dönmez. Gençler kendiliğinden istihdam edilmez. Turizm yatırımları bir gecede başlamaz. Tarımda değer zincirleri kendiliğinden kurulmaz. Barışın ekonomik değere dönüşebilmesi için kurumsal kapasiteye ve doğru ekonomik politikalara ihtiyaç vardır. Hukukun üstünlüğü, mülkiyet hakları, öngörülebilir kamu politikaları, nitelikli eğitim, altyapı, finansmana erişim, etkin kamu yönetimi ve kapsayıcı bölgesel kalkınma politikaları bu nedenle kritik önemdedir.
Türkiye için notlar
Türkiye açısından değerlendirildiğinde asıl mesele, istikrar ortamının yaratabileceği yeni ekonomik kapasiteyi harekete geçirmektir. Türkiye ekonomisi barış sürecine, bir yandan yüksek enflasyon, finansman maliyetleri, yatırım ihtiyacı ve verimlilik sorunlarıyla, diğer yandan küresel tedarik zincirlerinin yeniden şekillendiği, jeopolitik risklerin arttığı bir dönemde girmektedir. Dolayısıyla sürecin ekonomik anlamı, mevcut ekonomik sorunların yerine geçen bir politika değil, Türkiye'nin büyüme ve kalkınma kapasitesini genişletebilecek ilave bir yapısal fırsat olarak görülmelidir. Türkiye bugün yalnızca bir güvenlik eşiğini aşmaya değil, aynı zamanda yıllardır âtıl kalan ekonomik kapasitesini harekete geçirecek yeni bir büyüme eşiğini aşmaya hazırlanıyor. Terörsüz Türkiye’nin en büyük ekonomik başarısı, işte bu güveni üretime, yatırımı istihdama ve bölgesel potansiyeli Türkiye’nin büyümesine dönüştürebilmek olacaktır.
Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu açısından bunun karşılığı oldukça somuttur. Tarımsal üretimi yüksek katma değerli gıda sanayisine bağlamak, lojistik koridorları güçlendirmek, bölgesel ticareti artırmak, turizm potansiyelini katma değere dönüştürmek, gençlerin ve kadınların istihdama katılımını yükseltmek, KOBİ'lerin finansmana ve teknolojiye erişimini kolaylaştırmak, üniversite-sanayi iş birliğini derinleştirmek, ihracat kapasitesini artırmak ve bölgeyi Türkiye'nin üretim ve ticaret ağlarına daha güçlü biçimde bağlamak. İşte burada Diyarbakır özel bir önem kazanıyor. Diyarbakır yalnızca bir güvenlik veya kamu yatırımı perspektifiyle değil; tarım, gıda, lojistik, turizm, girişimcilik, genç insan kaynağı ve bölgesel ticaret açısından bir ekonomik merkez olarak ele alınmalıdır.
Bu bağlamda, klasik “barış temettüsü” kavramını da bir adım ileri taşımamız gerekmektedir. Bunu “barışın üretkenlik primi” olarak adlandırabiliriz. Bu kavram, yalnızca güvenlik ve savunma harcamalarında sağlanan tasarrufu değil; belirsizliğin azalmasıyla ortaya çıkan özel yatırım, girişimcilik, insan sermayesi, ar-ge ve inovasyon, ticaret ve üretkenlik artışını da kapsamaktadır. Barış temettüsü, barışın üretkenlik primi ile birlikte ele alındığında; güvenin, yatırımın, ticaretin, insan sermayesinin, teknolojinin ve sürdürülebilir kalkınmanın birlikte üretildiği bir ekonomik düzen olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye'nin önündeki bu tarihi fırsat, tam da burada yani “barışın üretkenlik priminde” yatmaktadır…