Dünyada gelişen ekonomik konjonktürü ve YZ devriminin getirdiği yeni dinamikleri dikkate aldığımızda Türkiye’nin sanayisini ihmal etme lüksünün kesinlikle olmadığı görülüyor.
Türkiye’nin en azından bulunduğu coğrafya içerisinde (ki, bu dikta rejimleriyle yönetilen ve, ya doğal kaynaklarla, ya da son döneme kadar Rusya’nın desteğiyle ayakta duran Arap ülkelerini ve Türki cumhuriyetleri kapsar çoğunlukla) sanayisi nisbeten gelişmiş bir ülkedir. Öte yandan, ara mallarındaki yüksek dışa bağımlılığımız nedeniyle tam sanayileşmiş bir ülke de sayılmayız. Kendimizi sanayide “orta teknoloji” tuzağına yakalanmış bir ülke olarak görebiliriz. Ancak bugünden sonra arayı kapamamız daha da zor olacağa benziyor.
Bundan 20 yıl kadar önce, dünyada kalkınmada sanayinin önemini kaybetmeye başladığı ve ekonomilerde artık hizmetler sektörünün önem ve ağırlık kazandığı şeklinde bir görüş belirmişti. Bugün geldiğimiz noktada ise aslında sanayinin önemini kaybetmediğini ve tam sanayileşememiş veya İngiltere gibi sonradan sanayisizleşmiş ekonomilerin zor durumda kaldıkları/kalacakları fikri yaygınlaşıyor. “Hizmetler ekonomisi" iyimserliği, bugün yerini daha stratejik ve üretim odaklı bir gerçekçiliğe bırakmış durumda.
Gözden kaçan 3 önemli detay
2000'lerin başında, fabrikaların gelişmekte olan ülkelere kaymasıyla gelişmiş ülkelerin "bilgi ve hizmet" odaklı bir refah toplumuna dönüşeceği düşünülüyordu. Ancak bu süreçte üç önemli detay gözden kaçırıldı:
- Hizmetlerin Sanayiye Bağımlılığı: Bugün "hizmet" dediğimiz pek çok sektör (yazılım, lojistik, mühendislik, tasarım) aslında doğrudan imalat sanayisine hizmet vermekte. Fabrika yoksa, o fabrikanın yazılımına veya lojistiğine olan ihtiyaç da azalır.
- Verimlilik Artışı: Sanayi, doğası gereği teknolojik yeniliğe ve otomasyona en açık sektör. Hizmetler sektöründe (örneğin berberlik veya eğitim) verimliliği %100 artırmak zorken, sanayide bir robotik hat üretimi katlayabilir. Bu da sanayiyi ekonominin genel verimlilik lokomotifi yapar.
- Milli Güvenlik: Savunma sanayi, enerji ve gıda gibi alanlarda üretim kapasitesine sahip olmak, sadece ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda bir milli güvenlik meselesidir. Pandemi ile kırılan tedarik zincirleri ile başlayan ve Trump’ın korumacılık tedbirleri ile devam eden yeni dünya düzeninde sanayide ve tarımda kendine yetebilmenin önemi iyice ortaya çıkmış durumda.
Bu gerçeklerin ortaya çıkmasıyla bizim gibi arada kalmış ekonomilerin sanayileşme yolunda daha da zorlanacağı muhakkak. Bir ekonominin tam sanayileşebilmesi için genel kabul edilen imalat sanayi/GSYH oranı (Japonya, Kore, Çin örneklerinde olduğu gibi) %25 ve üstüdür. Türkiye’de ise imalat sanayisinin GSYH’ye oranı 1983 yılında Özal’ın iktidara geldiğinde ihracata dayalı büyüme modeline geçmesi sonrasında artış gösterdi (1986-1998 ort. %22), ancak Gümrük Birliği’ne girdikten bir süre sonra da yeniden geriledi. (1999-2024 ort. %17.7). 2001 ve sonrasında ise yüksek reel faizlere ve TL’nin değerlenmesine dayalı dezenflasyonist programla birlikte eşanlı yürütülmesi gereken bilinçli bir sanayi politikası uygulanmadı, büyüme iç tüketim ve inşaat sektörü üzerine yıkıldı. Bu dönemde gümrük birliği anlaşması maddelerini değişen şartlara göre yenileyemedik, sanayi için gerekli yatırım ortamını geliştiremedik ve haliyle de istenilen doğrudan yabancı yatırım düzeylerinin yanına bile yaklaşamadık, ve bu durum halen de öyle.
İmalat sanayi/GSYH’de son 7 çeyreğin ortalaması %16,3
Dünyada gelişen ekonomik konjonktürü ve YZ devriminin getirdiği yeni dinamikleri dikkate aldığımızda Türkiye’nin sanayisini ihmal etme lüksünün kesinlikle olmadığı görülüyor. Ancak, son veriler hiç de iyi şeyler söylememekte. Rakamlar 2021-2023 yılları arasında imalat sanayisinin payının artmış olduğunu göstermekle birlikte, bunun gerçek sebebi o dönemde hizmetler sektörünün (özellikle turizm ve perakende) pandemi kısıtlamalarıyla çökmesinden kaynaklanan baz etkisi. Son 7 çeyreğin imalat sanayi / GSYH ortalaması %16.3, son yayınlanan 2025’in 3. çeyreğinin ise %14.8. Bunlar rekor düşük rakamlar. O tarihten beri gelen sanayi üretim rakamları 4. çeyrekte bu oranın daha da gerileyerek, belki de tüm zamanların en düşük değerine ulaşacağını göstermekte (son çeyrek imalat sanayi büyüme ortalaması sadece %0.5)! Yeni senede de gelen PMI verileri durumun kötüleşerek devam ettiğine işaret ediyor.
Korkum, dünyada borçlanma şartlarının iyileşmesiyle birlikte (ABD’de faizlerin düşme beklentisi ve GOÜ’lere ilginin artmaya başlaması) Türkiye’nin de dış borçlanmasını artırarak bu konudaki rehavetini devam ettirmesi. (Nitekim, gerek kamu, gerek özel sektör dış borçlanması son dönemde artmış durumda). Benzer bir dönemi 2008 sonrasında da yaşamıştık, ve şahsen 2011’de %9’a yaklaşmış olan cari açık karşısında bile pek çoklarının (ki bunlara politika belirleyicileri, ve bazı ekonomist ve iş adamları da dahildir) her şey güllük gülistanlık gibiymiş gibi davranmalarını şaşkınlıkla izlemiştim. Bugün de TL’deki değerlenme, borçlanma ve cari açıktaki artışlar o günleri hatırlatıyor.