Toprakla başlayan, güvenle büyüyen bir hikâye
“50. yılda dostlar sofrasında buluşuyoruz
Kurucumuz Mehmet Reis’in sektördeki 50. yılı ve Reis Gıda’nın köklü geçmişini 10 Şubat Dünya Bakliyat Günü’nde sizlerle birlikte kutlamaktan onur duyacağız.
Yarım asırlık sektör yolculuğu ve 45 yıllık kurumsal üretim geleneğinin unutulmaz anlarını hatırlayacağımız bu özel davette, sürdürülebilir tarım, gıda güvenliği ve bakliyatın beslenmedeki rolüne de değinecek, geleneksel mutfağımız ile geleceğin trendlerini bir araya getiren seçkin bir gastronomik deneyimi paylaşacağız.”
Bazı davetler vardır; yalnızca bir toplantıya çağırmaz, bir hafızayı çağırır. Yukarıdaki metin de öyleydi. Bir yıldönümünü değil, toprağa yaslanmış yarım asırlık bir emeği davet ediyordu. 10 Şubat Dünya Bakliyat Günü’nde kurulan o sofra, aslında yalnızca bir kutlama değil; Türkiye’nin tarım, üretim ve gıda güvenliği hikâyesine tutulmuş bir aynaydı
Yarım asır… Bir insan ömrü için uzun; bir marka için ciddi bir sınav süresi. Hele konu tarımsa… Hele konu, çiftçinin alın teriyle sofraya ulaşan bakliyatsa…
“Dünya Bakliyat Günü” denince çoğu kişinin aklına yalnızca mercimek, nohut, fasulye gelir. Oysa o gün, aslında toprağın kendisini konuşuruz: Suyu, tohumu, iklimi, çiftçiyi, rafı, mutfağı, israfı… Ve hepsinin üstünde, “gıda güvenliği” denen büyük başlığı.
Toplantının özellikle bu tarihe yerleştirilmesi boşuna değil. Çünkü Reis’in hikâyesi, “ürün” hikâyesi olmanın ötesinde, bir tarım ve gıda hafızası hikâyesi.
Benim için bu yazının çıkış noktası da tam burada: Bir şirketin kronolojisini sıralamak değil; toprağın içinde yürüyen bir emeğin, bugünün Türkiye’sinde tarımın neresine dokunduğunu, nereleri acıttığını, nereleri umutlandırdığını anlatmak.
Mehmet Reis’in hikâyesinde ilk cümle hep oraya bağlanıyor: Doğduğu yerin hafızasına.
“İnsanlar geldikleri yerleri unutmamalı…”
Mehmet Reis, konuşmasına başladığında çocukluğundan söz ediyor. İnegöl’ün “İstiklal Yolu” anlatısından, yedi yaşında çalışmaya başlamasına uzanan bir çizgi kuruyor. Bazen bir balık kasasının üstünde çay bardağı yıkayan çocuk beliriyor gözünüzün önünde; bazen de “balık kesekağıdını ıslatıp yırtınca” çözüm arayan, naylon torbaları tek tek sayıp maliyet çıkaran küçük tüccar:
“İlk ticaretim hamsiye naylon torba satmak oldu…”
O cümlede bir şey var: Türkiye’de girişim hikâyelerinin çoğunda eksik kalan “işçilik” damarı. Başarıyı yalnızca sonuç üzerinden anlatan parlak dilin yerine, hamurunu yokluk, sabır, kanaat üçlüsünden yoğuran daha gerçek bir ses.
“Yokluğu da sabrı da kanaati de o yıllarda öğrendim…”
İstanbul Üniversitesi’ni kazandığı yıl babasını kaybettiğini söylüyor. Aynı anda okuyor, Unkapanı’nda çalışıyor, geceleri taksi şoförlüğü yapıyor. Unkapanı, adını “un” ve Osmanlı Dönemi'nde kullanılan bir çeşit tartı aleti olan, toptan satış yapılan yer anlamına da gelen “kapan” kelimelerinden alan semtimiz. Bir zamanlar, İstanbul'a tahıl getiren gemiler yüklerini Unkapanı'na boşaltıyordu…
Ve sonra, altı yıl asgari ücretle çalıştığı yerden ayrılıp kendini “kurtlar sofrası” diye tarif ettiği piyasaya atıyor:
“Bir masa, bir sandalye… 1981’de Unkapanı’nda küçük bir dükkân açtım. ‘Reis Ticaret’ tabelasını astım.”
Bu noktada hikâye artık sadece “ben” öyküsü olmaktan çıkıyor; Türkiye’nin piyasa gerçekleriyle yüzleşen bir “biz” hikâyesine dönüşüyor: Sermayesiz girişim, acımasız rekabet, krizde reklam kararı, standartlara erken uyum, hijyen ve kalite sistemlerini öncelemek…
Bu haberin devamı ve köşemizdeki diğer yazının ayrıntıları için lütfen https://www.ekonomim.com/yasam-keyfi adresine geçiniz...
FSUMMIT’te turizm ve gastronominin yeni yol haritası konuşuldu
Turizm, gastronomi ve ağırlama sektörünün en önemli buluşmalarından biri olan FSUMMIT, Antalya’da, NEST Kongre Merkezi’nde altıncı kez gerçekleştirildi. Bu yıl zirvenin teması, sektörün bugünkü kırılganlıklarını ve yarının potansiyellerini aynı çerçevede düşünmeye davet eden güçlü bir başlıktı: “Ağırlama Sisteminde Ekosistem.” Turizm bugün yalnızca yatak kapasitesi, doluluk oranı ya da yıldız sayısıyla konuşulmuyor. Gastronomi yalnızca bir menü meselesi değil. Ağırlama dediğimiz yapı; üreticiden şefe, yatırımcıdan tasarımcıya, yerel halktan uluslararası misafire uzanan çok katmanlı bir ağ.
Zirve; ulusal ve uluslararası HORECA sektörü temsilcilerini, yatırımcıları, otel ve restoran yöneticilerini, gastronomi profesyonellerini, satın alma müdürlerini, şefleri, yazarları ve turizm endüstrisinin farklı paydaşlarını aynı zeminde buluşturdu. Sektörün yalnızca bugünü değil, geleceği konuşuldu.
Benim moderatörlüğü üstlendiğim panelde, “Turizm ve Gastronomi’nin Geleceğinde Yeni Açılımlar” başlığı altında, farklı coğrafyalardan ama benzer hassasiyetlerden beslenen beş girişimciyle bir aradaydım. Konuklarım, Mine Özmen – Hışvahan Kurucusu & Şefi, Dila Demir – Simurg Inn Kurucu Ortağı, Yaşar Güvenen – Manej Urla Kurucusu, Nurçe Erben – Ruins Luxury Resort Kurucusu, Hande Gündoğar – Nadas Kazdağları Genel Müdürü idi.
Farklı destinasyonlarda konumlanan bu işletmelerin ortak bir dili vardı: yerle kurulan sahici bağ. Yeni dönem turizm anlayışı; büyük ölçekli anonim yatırımlardan çok, karakteri olan, hafızası olan, üreticiyle ilişki kuran, toprağa temas eden yapılar üzerinden ilerliyor.