Anadolu mutfağının global rüyası
İstanbul’un tarih kokan dokusuyla Boğaz’ın lacivert sularının buluştuğu o eşsiz noktadayız. Çırağan Sarayı’nın otel bölümünde, bu kez masamızda yalnızca dostluk değil; Türk mutfağının dünü, bugünü ve küresel geleceği var. Doğuş Hospitality & Retail Group Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Umut Özkanca, Çırağan Palace Kempinski İstanbul Genel Müdürü ve Kempinski Residences Türkiye Bölge Direktörü Ralph Radtke ile Çırağan Palace Kempinski Istanbul Pazarlama ve Kurumsal İletişim Direktörü Neslihan Şen’le birlikte kurduğumuz bu sofra, aslında bir başarı hikâyesinin, bir “Rüya”nın gerçeğe dönüşme öyküsünü fısıldıyor.
Anadolu mutfağını modern bir bakışla yorumlayan Rüya; Dubai, Cannes ve Riyad’dan sonra, global sahnede biriktirdiği deneyimi, ilhamını aldığı topraklara taşıyor. Rüya İstanbul’da Anadolu mutfağını modern sunumlar ve çağdaş dokularla buluşturarak, yalnızca damakta değil, hafızalarda da iz bırakacak özel bir deneyim sunmayı amaçlıyor.
Sohbetimiz, Umut Özkanca’nın çocukluk anılarına; o meşhur “masa ve sandalyelerin arasındaki” günlerine uzanarak başlıyor. O, yalnızca bir iş insanı değil; mutfağın tozunu yutmuş, 9–10 yaşlarında paspasla işe başlamış bir mutfak emekçisi. Babası, Türk mutfağının efsane ismi, rahmetli Rasim Özkanca’nın mutfaktaki 52 yıllık hizmetini anlatırken gözlerindeki gururu görmemek imkânsız.
Bu haberin devamı ve köşemizdeki diğer yazıların ayrıntıları için lütfen https://www.ekonomim.com/yasam-keyfi adresine geçiniz...
Tasarım konuştuğunda hayat cevap verir
Bir süredir yüksek sesle konuşan kavramların çağındayız: Hız, teknoloji, yenilik… Oysa tasarım, çoğu zaman sesi kısık ama etkisi derin bir alandan seslenir. İnsanı merkeze alan, çevreyle bağ kuran, gündelik hayatı fark ettirmeden dönüştüren bir dilden.
İşte İstanbul Modern ile Volvo işbirliğiyle hayata geçen Tasarım Diyalogları, bu dili yeniden hatırlatmayı amaçlıyor.
Bir yıla yayılan program; MasterClass’lar ve iki gün süren WorkShop’larla, tasarım öğrencilerini, yeni mezunları ve genç profesyonelleri uluslararası tasarımcılarla aynı masaya oturtuyor. Ama mesele yalnızca öğrenmek değil; birlikte düşünmek, tartışmak ve sorgulamak.
Tasarım Diyalogları’nın çıkış noktası net:
“Daha iyi bir yaşam mümkün mü ve tasarım buna nasıl rehberlik edebilir?”
Bu soru etrafında sürdürülebilirlik, teknoloji, üretim biçimleri, zanaat, kültürel miras ve dijitalleşme gibi başlıklar, yalnızca teknik değil; kültürel ve toplumsal boyutlarıyla ele alınıyor. Tasarımcının değişen rolü, yaratıcılığın yeni anlamları, markalaşma ile değer üretimi arasındaki ince çizgi masaya yatırılıyor.
Topraktan sofraya uzanan bir meslek hafızası
Bazı kelimeler vardır; söylendiği anda genişler. Toprak da onlardan biri. Sadece üzerinde yürüdüğümüz bir zemin değil; beslendiğimiz, öğrendiğimiz, kimliğimizi kurduğumuz bir hafıza alanı. Bu yıl 26 Nisan–1 Mayıs tarihleri arasında Mengen’de altıncısı düzenlenecek Ulusal Aşçılık Kampı, tam da bu yüzden “Toprak” temasını seçmiş.
Mengen Aşçılık Okulu Mezunlar Derneği (ASOMDER) yürütücülüğünde hayata geçirilecek kampın Swissôtel The Bosphorus İstanbul’daki lansman etkinliği gastronomi dünyasının farklı katmanlarını aynı masada buluşturdu: Akademisyenler, şefler, sektör profesyonelleri, iş insanları ve Mengen Aşçılık Okulu mezunları… Bu buluşma, klasik bir tanıtım toplantısından çok daha fazlasıydı. Ortak üretim, bilgi paylaşımı ve dayanışma fikri, salonun havasına sinmişti. Sektör–akademi–mezun üçgeninde kurulan bu yapı, Ulusal Aşçılık Kampı’nın neden önemli olduğunu da anlatıyordu.
Gün ışığında Kapadokya: Bir Michelin plaket töreni
Kapadokya mutfağı kendini geceye saklamaz. Gündüz ışığında da ne söylediğini bilen, taşın serinliğiyle, toprağın kokusuyla ve acele etmeyen bir zaman duygusuyla konuşan bir mutfaktır. Michelin Rehberi’nin Kapadokya seçkisine ilk kez kapı açtığı plaketlerin takdimi buluşmasının Reserved Cappadocia’da, bir öğle yemeği etrafında gerçekleşmesi bu yüzden anlamlıydı.
Metro Türkiye’nin ev sahipliğinde düzenlenen bu buluşma, klasik bir ödül töreninden çok, Kapadokya’nın gastronomi hafızasına tutulmuş berrak bir ışık gibiydi. Taş duvarlardan süzülen gün ışığı, masadaki sohbetlerin temposunu da belirliyordu. Konuşulan şey yalnızca yıldızlar, plaketler ya da listeler değildi; yerel mutfağın bugünü, geleceği ve bu coğrafyanın taşıdığı mutfak bilgisiydi.
Bir akşam, bir piyano, bir ruh hâli: Biraz hüzün biraz neşe
Bazı konserler vardır, daha adıyla bile ne vaat ettiğini söyler. Büyük sözler etmeden, iddiasını sessizce ortaya koyar. “Biraz Hüzün Biraz Neşe” de onlardan biri. 11 Şubat Çarşamba akşamı, Kadıköy’ün belleğinde özel bir yere sahip olan Süreyya Operası, piyanonun başında güçlü ama sakin bir anlatıcıyı ağırlıyor: Mehveş Emeç. Yıllardır yalnızca üstün tekniğiyle değil, müziği bir “hikâye” gibi kurma becerisiyle de dinleyicisini içine alan Emeç, bu resitalde abartıya kaçmadan derinleşen bir yorumun peşinde. Alman basınının “inci benzeri bir tuşe” diye tarif ettiği yaklaşım, sahnede karşılığını bulan bir iç disiplin ve zarafet olarak hissediliyor.
Ateş, sohbet ve ölçülü menü…
Aslında yeni yıl kutlaması için planlanmış bir buluşmaydı. Sevgili Ebru Koralı’nın küçük bir gruba gönderdiği davet, kar yağışının İstanbul’u yavaşlatmasıyla ertelenmiş, tekrar bir araya gelişimiz Şubat başını bulmuştu. Belki de bu gecikme, akşama iyi gelmişti; acele etmeyen, zamana yayılan bir sofranın önünü açmıştı. Şehrin o bitmek bilmeyen telaşı dışarıda, soğuk rüzgârlarla birlikte kalmış; biz ise içeriye, o tanıdık sıcaklığa sığınmıştık.
Modern Restoran Grubu çatısı altında hizmet veren Grill Prime Vadi İstanbul’daki masamız şöminenin hemen önündeydi. Ateşin çıtırtısı, mutfaktan yükselen iştah açıcı kokularla birleşiyor; mekân insanı durmaya, dinlemeye ve yavaşlamaya çağırıyordu. Gösterişsiz ama sıcacık bir atmosfer… Tam da böyle anlarda, sofranın sadece bir “etkinlik” olmaktan çıkıp yaşamın en samimi parçasına dönüştüğünü hissediyorsunuz.