Duvarlar aynı, ama artık hikâyeler bambaşka
İzmir'e her gelişimde şehrin başka bir hikâyesini keşfediyorum. Bu kez hikâye bir liman mahallesinde başladı. Alsancak'ın eski sanayi bölgesinde yükselen, yıllarca un fabrikası olarak hizmet vermiş tarihi bir yapıdaydım. Pınar Resim Yarışması'nın jüri toplantısı için geldiğimiz Yaşar Müzesi'nde toplantı sona erdikten sonra birkaç saat boyunca katları dolaştım. Her katta farklı bir zaman dilimine girdim sanki.
Bir katta çağdaş Türk resminin altmış yıla yaklaşan serüveni...
Bir katta binlerce yıllık Anadolu uygarlıkları...
Bir başka katta ise Anadolu insanının ipliğe, renge ve motife işlediği hikâyeler...
O an şunu düşündüm:
Müzeler yalnızca eserlerin saklandığı yerler değildir. İyi müzeler aynı zamanda toplumların hafıza odalarıdır. Yaşar Müzesi de tam olarak böyle bir yer.
Bu hikâyenin başlangıcı aslında 1985 yılına kadar uzanıyor. Türkiye'nin ilk özel resim müzesi olarak kurulan S. Yaşar Resim Müzesi ve Sanat Galerisi, dönemin koşulları düşünüldüğünde son derece öncü bir girişimdi. Türkiye'de özel sektörün kültür ve sanata yaklaşımı henüz bugünkü kadar gelişmemişken Yaşar Topluluğu sanatın yanında durmayı seçmişti. Bu yaklaşımın arkasında kuşkusuz Selçuk Yaşar'ın kültür anlayışı bulunuyordu. Sanayi yalnızca üretim yapmak değildir. Topluma değer üretmektir.
Fabrika bacalarının tüttüğü o yıllarda, bir şehrin kültür bacasını yakma gayretiydi bu…
Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı'nın onlarca yıldır sürdürdüğü burs programları, okul yatırımları, arkeolojik kazılara verdiği destek ve sanat faaliyetleri bu anlayışın somut örnekleri.
Bugün Yaşar Müzesi'ne baktığınızda aslında bir müzeden çok daha fazlasını, yarım yüzyılı aşan bir kültür politikasının sonucunu görüyorsunuz.
Bu yazımın devamı ve köşemdeki diğer yazılarımın ayrıntıları için lütfen https://www.ekonomim.com/yasam-keyfi adresine geçiniz...
Çocukların çizdiği hayaller 45 yıldır büyümeye devam ediyor
45. Uluslararası Pınar Çocuk Resim Yarışması jüri üyeleri olarak bu yıl İzmir’de, Yaşar Müzesi’nde bir araya geldik. Türkiye’nin yedi bölgesinden, Azerbaycan’dan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden gönderilen binlerce resim arasında seçim yapmak kolay değildi. Neyse ki ön elemeyi İstanbul’da yapmıştık… Her birinin ardında ayrı bir dünya, ayrı bir oyun, ayrı bir hayal olan resimler arasında tercihlerimizi belirlemek kolay olmamıştı. Bu yıl yarışmanın teması “Hayallerim ve Oyunlarım”olarak belirlenmişti. Çocuklar da bu çağrıya renklerle, çizgilerle ve hayal güçleriyle cevap vermişlerdi.
Ekranların arasına sıkışan günümüz dünyasında, çocukların hâlâ kâğıt üzerinde sokak oyunlarını, uçurtmaları ve sınırsız hayalleri yeşerttiğini görmek, geleceğe dair umutlarımızı tazelemişti.
Bugün artık gelenek haline gelen yarışma, yalnızca bir sanat etkinliği değil. Aynı zamanda çocukların yaratıcılığını destekleyen uzun soluklu bir kültür projesi. Bu yıl yarışmaya 3 bin 547 çocuk katıldı. Yarışma, ilkokul ve ortaokul öğrencileri için iki ayrı kategoride düzenlendi. Değerlendirmelerde yalnızca teknik yeterlilik değil; yaratıcılık, hayal gücünün zenginliği, özgünlük ve çevreyle kurulan ilişkinin estetik biçimde ifade edilmesi de dikkate alındı.
Jüri başkanlığını Prof. Mümtaz Sağlam üstlenirken seçici kurulda Prof. Hayri Esmer, İhsan Yılmaz, Seray Şahinler Demir ve ben yer aldık. Müzenin salonunda, her birimiz ellerimizde resimlerle âdeta kendi çocukluğumuza döndük. Bir rengin peşinden giderken ne kadar zorlandığımızı söylememe gerek yok.
Kakava ateşinin aydınlattığı şehir: Kırklareli
1980'lerin sonlarından 2000'li yılların ortalarına kadar Trakya yollarını çok aşındırdım. Kırklareli, Lüleburgaz, Pınarhisar, Demirköy, İğneada... Bazen bir haber için, bazen bir söyleşi için, bazen de sadece dostların çağrısına kulak verip yola çıkardım.
O yıllarda Trakya'nın bu köşesine her gelişimde aynı duyguyu yaşardım. İnsanların yüzündeki samimiyet, kahvehanelerdeki sohbetler, köylerdeki köfteciler, bağlar, ayçiçeği tarlaları ve denize açılan o uzun yollar bana hep iyi gelirdi.
Aradan neredeyse yirmi yıl geçti.
Kurban Bayramı öncesinde yeniden Kırklareli yollarına düştüğümde aklımda yalnızca bir festival yoktu. Biraz da geçmişe dönüyordum. Şehrin değişip değişmediğini merak ediyordum. İnsanların aynı sıcaklığı koruyup korumadığını görmek istiyordum. İki günün sonunda gördüm ki şehir büyümüş, değişmiş, yenilenmiş; ama en kıymetli şeyini, ruhunu korumayı başarmış. Belki de beni en çok mutlu eden buydu.
Bu yıl 32’ncisi düzenlenen Uluslararası Kırklareli Karagöz, Kültür, Sanat ve Kakava Festivali ile Kültür ve Turizm Bakanlığı Yaşayan Miras Şöleni ilk kez aynı çatı altında buluşmuştu. Aynı günlerde, yine bakanlığın koordinasyonunda gerçekleştirilen Türk Mutfağı Haftası kapsamında düzenlenen bir panel için davetli olduğum şehre girer girmez, bunun sıradan bir festival olmadığını hissediyordum.
Kırklareli’nde peynirin izinde, hardaliyenin peşinde
Bir gün önce Karagöz’ün izini sürmüş, Kakava Ateşi’nin etrafında toplanan kalabalıkların coşkusuna ortak olmuş, Yaşayan Miras Şöleni’nin renkli atmosferinde dolaşmıştık. Ertesi sabah ise Kırklareli’nin çok iyi bildiğim başka bir yüzü bizi bekliyordu. Bu kez rotamız festival meydanları değil, peynir üretim tesisiydi. Çünkü Kırklareli’ni anlamanın yollarından biri de sofrasına bakmaktan geçiyordu. Ve o sofranın en güçlü kahramanlarından biri hiç kuşkusuz peynirdi. Türk Mutfağı Haftası kapsamında hazırlanan program da tam olarak bunu amaçlıyordu.
Kırklareli’ndeki Türk Mutfağı Haftası programının mimarı Akademisyen Şef Asuman Kerkez’di. Küratörlüğünü üstlendiği etkinliklerde ilk günün merkezine çocukları yerleştirmişti. Arzu Öztürk ve Aydın Demir şeflerin katkılarıyla peynir mayalama atölyesinde çocuklar Kırklareli peynirinin nasıl üretildiğini öğreniyor, peynir altı suyu atölyesinde sıfır atık anlayışıyla tanışıyordu. Ardından hardaliyeli tarifler atölyesi geliyordu. Böylece Kırklareli’nin iki önemli değeri olan peynir ve hardaliye aynı program içinde buluşuyordu.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kenti ziyaretinde tadıp “Milli içecek haline getirin” dediği bu kadim lezzet, hardaliye aslında yalnızca bir içecek değil. Trakya'nın bağcılık kültürünün, üzümle kurduğu ilişkinin ve bölgesel mutfak hafızasının önemli parçalarından biri. Bugün yeniden keşfediliyor olması, yerel ürünlerin yalnızca geçmişe ait birer hatıra olmadığını gösteriyor.