Çöküş dönemi Osmanlı’sından bu yana bitmeyen sosyoekonomik sorunlarımız var. Bunlar tasarruf-yatırım-üretim açığı ve bölüşüm sorunu ekseninde şekilleniyor. Kronik üçüz (hanehalkı, şirket ve devlet kesimi) açık da vazgeçilmezimiz. Üretim açığı-ithalat bağımlılığı döviz açığı yaratıyor. Onu da ağırlıklı olarak kısa vadeli sermaye hareketleriyle finanse ediyoruz. Sonuç: sıcak para ekonomisi, rant odaklı-kırılgan ekonomik yapı. 1990 sonrasının Türkiye’sinde havada uçuşanlar: krizler (1994; 2000-2001), krizcikler (teğet-içimizden geçenler), bıyıklı/bıyıksıza borsa vaatleri, Japon ev hanımlarının Türkiye aşkı, sayko reel faiz getirileri ve elbette sefil bölüşüm politikaları. Hadi bizim ömrümüzü yedi. Bu iş gelecek kuşakların da mı ömrünü yiyecek? Yok mu bir çıkış yolu?
Daha planlı olsak mesela?
Kartacalı general Hannibal'in Alpler'i aşarken “ya bir yol bulacağım ya da bir yol yapacağım” dediği söylenir. Türkiye’nin ilk çıkış yolu; her sektördeki küresel baskılara inat planlamadır. Plan deyince yüzünüz ekşimesin. Biz bunu yaptık. Hâlâ da yapıyoruz. Aslında plan mı, pilav mı diye iş sulandırılana, plancılığın 1980 sonrasında ağırlığı azaltılana kadar (haklı nedenler de az değil) Türkiye ithal ikameci bir planlama anlayışı içindeydi. Filmi daha da geriye saralım: Türkiye İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde 1. Sanayi Planı’nı (1933-1938) başarıyla uyguladı. İkincisine savaş izin vermedi. Cumhuriyet döneminin ekonomik mirası önemli ölçüde Atatürk’ün bu uygulamasının eseridir. 1960’larda başlayan planlı ekonomik kalkınma döneminde de birçok ekonomik kazanım elde edildi.
Yerli ve milli derken ithal ikamesi demiş oluyoruz
Bugün “yerli ve milli” denen düşünce de ithalat ekonomisini değil, yerli üretimi önceliyor. Bu yapının iyi tarafı şu; ithal ikameci sistem 1970’lerin sonunda döviz darboğazına neden olurken, bugünkü yapı açık ekonomide işliyor. Günümüzde savunma sanayisindeki başarılarda, yeni sanayileşme politikalarında ve sürdürülebilirlik odaklı ekonomik tasarımda bu plancı anlayışın izleri var. Ancak her konuda planlı değiliz: Kira ve gıda enflasyonundaki sevimsiz şampiyonluklarımızın plansızlıkla bir bağı olmalı. Tarım ürünlerindeki fiyat dalgalanmaları ve ithalat ekonomisi suyun yanlış yöne aktığını göstermiyor mu? En az et-balık, en çok ekmek tüketen ülke olmamızın saldım çayıra-rant bizi kayıra düzeniyle bir bağı yok mu sizce?
Plan için Güney Kore’yi örnek alalım: Hallyu
Türkiye plandan ziyade “bam bam bam” ekonomisiyle iki ileri bir geri gidiyor. Bu nedenle plan deyince alerjik reaksiyon göstermek iyi bir şey değil. Bu 1970’lerin, 1980’lerin kafasıdır. Haklı yönleri de vardır mutlaka. Ancak bugünkü düzende plandan muradımız 1920’lerin SSCB’si, bugünün Kuzey Kore’si olalım değil. Kalpler yumuşasın diye tatlı bir örnek vereyim: mesela Güney Kore’nin Hallyu’sunu yapalım.
Gangnam Style? Squid Game?
BTS müzik grubunun dünya çapındaki başarısı, Psy’ın “Gangnam Style” şarkısı, Oscar ödüllü Parasite filmi ve Squid Game dizisinin küresel yankısıyla ivme kazanan Hallyu, Güney Kore kültürünü-eğlence sektörünü küresel bir noktaya taşıdı. Düşünün, Billboard 100 K-POP artist listesi açıklıyor.1 Örnek oturmadı mı? Şunu düşünün: Dünya müzik listeleri en iyi 100 Türk şarkısının listesini düzenli olarak açıklıyor. Gelsin turneler, telif gelirleri, yumuşak güç işleri.
Bunlar Allah Güney Kore’ye yürü ya kulum dediği için ortaya çıkmadı. 1998 yılında, dönemin Devlet Başkanı Kim Dae-jung, Asya Finans Krizi’nin ardından ekonomik toparlanmayı hızlandırmak amacıyla “Hallyu Endüstrisini Destekleme ve Geliştirme Planı”nı hayata geçirdi. Bu politika değişimiyle hükümet, kültürel endüstrilerin yalnızca kültürel kalkınmaya değil, ekonomik kalkınmaya da katkı sağlayabilecek stratejik bir sektör olduğunu kabul ediyordu.2
Peki, biz yerli Hallyu yaratabilir miyiz? Haftaya...
[1] https://www.billboard.com/lists/k-pop-artist-100-2025/day6/
2 https://warroom.armywarcollege.edu/articles/culture-as-national-power/