Samuel Beckett’in ünlü eseri “Godot’yu Beklerken”, bitmeyen bir bekleyişin hikâyesini anlatır. Bu hikayenin özünde insanların kendi kaderlerini değiştirecek iradeyi ortaya koymak yerine, gelmeyeceği belli olan bir kurtarıcıdan çözüm umut etmeleri var. Aslında bugün Türkiye’nin sürdürülebilirlik meselesine yaklaşımı da biraz böyle görünüyor. Sorunların büyüdüğünü görüyoruz. Ancak çözüm için gerekli davranış değişimini sürekli erteliyoruz.
Kişisel sorunlarda edilgenlik yalnızca bireyi yorar. Ancak toplumsal meselelerde bunun maliyeti çok daha ağır. Doğurganlık oranındaki gerilemeden konut krizine, hayat pahalılığından gelir dağılımındaki bozulmaya kadar pek çok alanda “bir şeylerin düzelmesini” bekliyoruz. Sürdürülebilirlik krizinin yönetiminde de durum pek farklı değil. Ekonomik büyümenin çevresel ve sosyal maliyetlerini yönetemeyen toplumlar, uzun vadede refah üretme kapasitesini kaybediyor. Türkiye de buna aday ülkelerden biri.
Türkiye’nin sürdürülebilirlik krizi
Pek çok ülke gibi, ülkemiz de çevresel ve sosyal boyutları olan bir sürdürülebilirlik krizinin içinde. Çevresel tarafta su stresi, kuraklık, hava kirliliği ve plansız kentleşme öne çıkıyor. Yale Center for Environmental Law & Policy tarafından hazırlanan Çevresel Performans Endeksi’nde Türkiye son yıllarda oldukça alt sıralarda yer aldı. Özellikle hava kalitesi, biyolojik çeşitlilik ve karbon yoğunluğu göstergelerinin alarm verdiği görülüyor.
Sosyal sürdürülebilirlik tarafında ise tablo daha da çarpıcı. World Economic Forum tarafından yayımlanan Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi’nde Türkiye uzun süredir alt sıralarda bulunuyor. Genç işsizliği, eğitim kalitesi farklılıkları ve gelir dağılımındaki bozulma sosyal kırılganlığı artırıyor. OECD verilerine göre Türkiye, gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu ülkelerden biri olmaya devam ediyor.
Sermaye maliyetleri artıyor
Bu olumsuz göstergeler sürdürülebilirlik krizinin yalnızca bugünü değil, gelecek nesillerin yaşam kalitesini de etkilediğini gösteriyor. Sürdürülebilirliği sadece çevreci bir söylem olarak görmemek gerek. Sürdürülebilirliği yüksek ekonomiler; yüksek dayanıklılıkları ile ekonomik rekabetçiliği ve toplumsal huzuru da destekliyor. Küresel yatırımcıların ESG (çevresel-sosyal-yönetişim) kriterlerini merkeze aldığı bir dönemde, sürdürülebilirlik performansı zayıf ülkelerin sermaye maliyetleri de yükseliyor.
Hukuk ve sürdürülebilirlik kültürü
Türkiye’de son dönemde önemli bir sürdürülebilirlik hamlesi yaşanıyor. 2025 yılında kabul edilen İklim Kanunu, yeşil dönüşüm açısından kritik bir eşik oluşturdu. Emisyon ticaret sistemi, karbon piyasaları ve sürdürülebilir finans alanındaki ikincil düzenlemeler üzerinde yoğun biçimde çalışılıyor. Ayrıca Türkiye’nin COP31’i düzenlemesi sürdürülebilirlik konusunun görünürlüğünü önemli ölçüde artırdı, kamuoyunda önemli bir farkındalık yarattı.
Mevzuat kültür değişimi yaratır mı?
Ancak asıl mesele burada başlıyor. Mevzuat üretmek ile kültür oluşturmak aynı şey değil. Şirketlerin önemli bir kısmı sürdürülebilirliği hâlâ bir “raporlama yükümlülüğü” olarak görüyor. Vatandaş düzeyinde ise enerji tasarrufu, geri dönüşüm, su tüketimi ya da sürdürülebilir kent yaşamı konularındaki davranış değişimi oldukça sınırlı.
Yani sürdürülebilirlik Türkiye’de büyük ölçüde yukarıdan aşağıya doğru ilerleyen teknik bir dönüşüm gibi ele alınıyor. Oysa gerçek dönüşüm, günlük hayatın içine yerleştiğinde anlam kazanacak. Karbon ayak izi yalnızca fabrikaların değil; şehirlerin, evlerin ve bireylerin de meselesi.
Godot gelmeyecek
Türkiye’nin sürdürülebilirlik sorunu artık ertelenebilir bir başlık değil. Çünkü mesele yalnızca çevreyi korumak değil; ekonomik rekabet gücünü, yaşam kalitesini ve toplumsal dayanıklılığı koruyabilmek. Ancak bu yangını söndürmek için hâlâ itfaiyeyi bekler gibi davranıyoruz. Devletin, uluslararası kuruluşların ya da büyük şirketlerin tek başına çözüm üretmesini umuyoruz. Oysa -tıpkı Beckett’in eserindeki gibi- Godot gelmeyecek.
Sürdürülebilirlik krizini edilgen bekleyişlerle çözemeyiz. Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey yeni sloganlar değil; davranış değişimi, kurumsal sorumluluk ve daha yüksek bir toplumsal eylem seviyesi.