Orta Vadeli Plan’ın (OVP) enflasyon, büyüme gibi ekonomik büyüklüklerle ilgili öngörülerini hafta boyunca gazetemizin değerli yazarlarından okudunuz. Ben OVP’de önemli olan ama pek dikkat çekmediğini düşündüğüm bir bölüme değineceğim: Ekonomik güvenlik ve dayanıklılık. İlk kez bir OVP’de böyle bir bölüm var. Bu bölüm, Türkiye’nin de dünyadaki trendlere ve tartışmalara uygun olarak artık ekonomik büyümenin yanı sıra dayanıklılığa yönelik strateji geliştirme çabasının bir göstergesi.
Nereden çıktı bu ekonomik güvenlik ve dayanıklılık? Son yıllarda bu meseleyi devletlerin gündemine taşıyan birkaç tetikleyici olay yaşandı. İlk olarak, COVID-19 pandemisinde tedarik zincirlerinin kesilmesi ve pek çok ürünün bulunamaması, Batı ülkelerinin basit şeylerin üretimi için dahi Çin’e ne denli bağımlı olduğunu gösterdi. ABD’de maske bile bulunamayan günler oldu. İkinci olarak, Amerikan Hazine’sinin dolar üzerinden işleyen küresel bankacılık sistemini yaptırımlar yoluyla bir silah olarak kullanması ve bu yolla Rusya, İran gibi hasımlarının ekonomilerine zarar vermesi, diğer ülkeleri de “yarın bir gün biz de aynı duruma düşmeyelim” endişesine sürükledi.
Üçüncü olarak, yine ABD’nin en gelişmiş yapay zekâ modellerinde kullanılacak çiplerin satışını (ve Anthropic örneğinde olduğu gibi bazen modellerin kendisini bile) hasım ülkelere kısıtlaması, teknolojik erişimin sınırlarını da ortaya koydu. Çin, bu ambargoya dünyadaki üretim kapasitesinin tamamına yakınını kontrol ettiği için hem çiplerin hem de yeşil enerji ekipmanlarının üretiminde kullanılan nadir minerallerin (rare earth elements) ihracatını kısıtlayarak yanıt verdi. Son dönemde ise Ukrayna’daki savaş ve Hürmüz Boğazı’nın ablukasıyla derinleşen enerji krizi, bazı ülkelerde tek kaynağa bağımlılığın ne kadar yüksek seviyelere çıktığını ortaya koydu.
Peki, Türkiye ekonomik dayanıklılık açısından ne durumda? Enerjiden başlayalım. Hürmüz Boğazı kapanınca gördük ki enerji alanında dayanıklılığımız epey yüksekmiş. Hindistan’da mutfak tüplerini dolduracak LPG bulunamazken, Filipinler’de akaryakıt tüketimini azaltabilmek için COVID-19’daki evden çalışma sistemine geri dönüldü. Türkiye’de ise böyle şeyler yaşamadık. Zira Türkiye’nin farklı ülkelerden doğal gaz ve petrol ithalatı yapıyor olması ve yenilenebilir enerjinin toplam payının enerji üretiminde hızla artması bu dönemde bizim için bir avantaja dönüştü. Hele bu sene havalar da imkân verince, yenilenebilir enerji sayesinde bazı günler elektrik fiyatları eksilere dahi düştü.
Uluslararası karşılaştırmalara bakınca ülkemizin durumu hiç de fena değil. OECD geçen sene ekonomik güvenlik ve dayanıklılık konusunda kapsamlı bir rapor hazırlamıştı. Raporda ülkeler, ithal ettikleri ürünlerde dışa bağımlılıklarının alarm veren seviyelere ulaşıp ulaşmadığına göre sıralanmış. Buna göre Türkiye’de riskli ürün sayısı OECD ortalamasıyla aşağı yukarı aynı seviyede. Şili, Meksika, hatta Kore ve Japonya bizden çok daha riskli bir konumda. Avrupa ülkeleri ise ithalattaki çeşitlendirmede daha başarılı.
Peki, ekonomik dayanıklılık için her şeyi milli biçimde kendi sınırlarımız içinde mi üretmeliyiz? Hayır. 20 Şubat günü şöyle yazmıştım: “Enerji olsun, teknoloji olsun, eğer bir konuda ulusal egemenlik kuracaksanız, maliyetler artacak demek. Yani tüketiciler daha fazla para ödemek zorunda kalacak. Son iki yüz yıldır ilk defa, genç kuşağın anne ve babalarından daha fakir olacağı bir dönemde yaşıyoruz.” Öyleyse küresel anlamda hiçbir devlet için bütün üretimi kendi sınırlarında gerçekleştirmek gerçekçi değil. Biz de dayanıklılığımızı artırmak için bazı ürünleri kendimiz üretebileceğimiz gibi, bazı ürünlerin de ithalatını çeşitlendirip, bu ithalatı sürekli kılmak için ittifaklara girebiliriz. Tabii, üretim desenimizin zenginleşmesi bu ittifaklara katkımızı da artırır. 15 Mayıs’ta yazdığım gibi, mesela Pax Silica’da olmamız bu açıdan önemli. Yapay zekâ işlerinde kullanılan gelişmiş çipleri Tayvan’da üretebilmek için burada yaklaşık 5 bin şirketten oluşan bir tedarik zinciri kurulmuş. Bu zinciri yeniden kuramayacağımıza göre bazı kritik ürünleri müttefiklerimizden temin etmemiz gerekiyor.
OVP’de ekonomik güvenlik ve dayanıklılığın unsurları olarak enerji, gıda, teknoloji ve aile (!) sayılmış. Bu unsurların her birinde, Türkiye’yi dünyadan koparmayan; seçenekleri ve ikame kapasitesini artırmaya yönelik bir yaklaşım var. Ancak bu stratejinin sahada nasıl uygulanacağı konusunda elimizde yeterli bilgi yok. Bugüne dek teşvik sistemimiz -özellikle ihracat teşvikleri- daha verimli üretimin desteklenmesine dayanıyordu. Ancak, ekonomik dayanıklılığın öne çıkması ile bazı ürünlerin üretilip üretilemeyeceği; eğer üretilecekse hangi maliyetlere katlanarak bunun yapılabileceğini ortaya koyan pilot projelerin yapılması önem kazandı. Bu nedenle sektör veya kümeler yerine, bireysel şirketleri destekleyecek pilot proje ve uluslararasılaşma destekleri, ekonomik güvenlik ve dayanıklılığımızı geliştirmek için belirleyici olacak.
Ekonomik güvenlik bir “güvenlik” değil, bir “ekonomi” politikası konusudur. Ekonomik güvenlik hedeflerine romantizmle değil, ekonomik maliyet hesaplarına dayanarak geliştirilecek araçlarla ulaşabiliriz. Marifet, her şeyi kendimizin üretmesi değil; neyi üretmenin rasyonel olduğunu bilip tedarik edebilecek alternatifleri hazırda tutmaktır.