Geçen hafta, 27 Ekim 2026’daki İsrail seçimlerinin Türkiye ve bölge için önemine dikkat çekmiştim. Bu seçimlerde Benjamin Netanyahu’nun (Bibi) yenilme ihtimali var. Bibi, 1996’daki seçimlerde Filistin lideri Yaser Arafat ile birlikte Nobel Barış Ödülü’nü almış olan Şimon Peres’i yenerek ilk kez başbakan olmuştu. O zamandan beri aralıklarla 17 sene başbakanlık yaptı. Fasılarlarla da olsa, Putin’den bile daha eskiden beri iktidarda olan az sayıda dünya liderinden biri. Peki bu noktaya nasıl geldi ve neden kaybetme ihtimali var?
1976’da, bir haziran gecesi, küçük bir İsrailli komando timinin Uganda’nın başkenti Entebbe Havaalanı yakınlarına gizlice indikleri yerde, kendileri için Mossad’ın önceden ayarladığı, dönemin Uganda devlet başkanı İdi Amin’in limuzininin bir benzeri onları bekliyordu. Komandolar bu limuzine binip havaalanına doğru yola çıktı. Filistinlilerin kaçırdığı İsrail Havayolları El Al’a ait bir uçak günlerdir havaalanında rehin tutuluyordu. İsrailli komandolar, İdi Amin’in havalimanına geldiğini zanneden kapıdaki güvenlik görevlilerini kandırıp içeri girmeyi başardılar. Ancak sonrasında çıkan çatışmada komando timinin lideri silahı teklediği için öldürüldü. Rehineler kurtarılırken, operasyon esnasında öldürülen Yonatan Netanyahu İsrailliler için kahraman olarak tarihe geçti.
Yonatan Enstitüsü Bibi’nin siyasi platformu haline geldi
Benjamin Netanyahu, ABD’de MIT’de üniversite eğitimini tamamladıktan sonra, 1979’da ağabeyi Yonatan’ın adına “Yonatan Enstitüsü” adlı bir düşünce kuruluşu kurdu. Bu kuruluş Bibi’nin siyasi platformu haline geldi. Bibi, ABD’de kendine isim yaptıktan sonra İsrail siyasetine girdi. 1990’da Birinci Körfez Savaşı sırasında CNN International’a çıkıp, İsrail tezlerini anlatan ve çok iyi İngilizcesi olan bir dışişleri bakan yardımcısını ben de hayal meyal hatırlıyorum. Bu kişi altı sene sonra hızla yükselip İsrail başbakanı olacaktı.
Bibi’nin en büyük meziyetlerinden biri de Amerikan siyaseti üzerindeki nüfuzu oldu. ABD’de okurken Amerikan Yahudileriyle iyi ilişkiler kurmayı başarmıştı. Ancak esas yaptığı iş, ABD’nin İsrail’e desteğini geleneksel Yahudi lobisinin ötesine taşıması oldu. Özellikle, İsa Mesih’in yeniden yeryüzüne dönüşünün tüm Yahudilerin tekrar İsrail’e dönmesinin ardından gerçekleşeceğine inanan Evanjelik Hristiyanları İsrail’in en büyük destekçisi yaptı. Böylece Amerikan Yahudilerinin geleneksel olarak desteklediği Demokratlar kadar Cumhuriyetçileri de arkasına aldı. Hatta, 2015 yılında Başkan Barack Obama'nın İran ile bir nükleer anlaşma imzalanmasının ardından, Cumhuriyetçilerin desteğiyle ve Başkan Obama'nın onayı olmaksızın, Amerikan Kongresi’nde bir konuşma yaparak bu anlaşmaya karşı çıktı.
Çoğu zaman unutulan bir gerçek şu ki, Amerikan Yahudileri her zaman İsrail destekçisi değildi. Ben Gurion’un 1950’de Amerikan Yahudi toplumunun lideri Jacob Blaustein ile görüşmesinde kavga çıkmıştı. Ben Gurion bu görüşmede muhatabına, “İsrail sizin de haklarınızı koruyacak” deyince, “Bizim böyle bir ihtiyacımız olmadığı gibi, sadakatimiz de Amerikan Anayasası’nadır!” şeklinde bir cevapla karşılaşmıştı. O zaman İsrail’de 500 bin, ABD’de 5 milyon Yahudi vardı. İsrail’deki Yahudi sayısı ancak 2010’da ABD’deki Yahudi sayısını geçti. Amerikan Yahudilerinin İsrail’e kayıtsız şartsız desteği ise 1973’teki Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra konsolide oldu. Son yirmi yılda, ABD’de İsrail’e karşı söylenebilecek her söz Yahudi düşmanlığı kategorisine sokulur hale gelmişti.
İsraillilerin “chutzpah” dedikleri bir kavram var. “Her şeyi yapmaya cesaret edebilmek” diye dilimize çevrilebilir. Chutzpah sayesinde Bibi’nin ağabeyi hiç bilmediği bir ülkedeki havalimanına müdahale edip esir tutulan İsrail vatandaşlarını kurtarmaya cesaret edebilmişti. Yine aynı chutzpah sayesinde Bibi, Amerikan Kongresi’ne gidip Amerikan başkanını eleştirmeye, İran gibi 5 bin yıllık bir devletin üst düzey yöneticilerini ortadan kaldırmaya cesaret edebiliyor. Ancak keskin sirke küpüne zarar verir. Üç yıldır devam eden Gazze Savaşı’ndan sonra Amerikan Yahudilerinin artık yarısından azı kendini “Siyonist” olarak tanımlıyor. Neredeyse beşte ikisi İsrail’in Gazze’de soykırım yaptığını düşünüyor.
İran Savaşı ise Cumhuriyetçi Hristiyan tabanda İsrail desteğini bitirdi. MAGA’cılar “İsrail’in savaşından bize ne?” diyor. Temmuz ayında verdiği bir mülakatta Başkan Yardımcısı JD Vance bu konuyu açıkça dile getirdi. Tarih bir gün Başkan Donald Trump’ın hiçbir siyasi menfaatine hizmet etmeyen bu savaşa neden girdiğini yazacaktır. Anlaşılan o ki, özellikle Kasım 2026’daki Kongre ara seçimlerinden sonra, Bibi Amerikan siyasetini eskisi kadar rahatça kontrol edemeyecek.
İktidarda kalmak için Bibi’nin yapmayacağı bir şey yok
Bibi’nin şansı seçim sonrası koalisyonları şekillendirme gücünde olacak. Bibi daha önce de seçimlerden birinci çıkamasa da her türlü ilkesinden ödün verip koalisyon kurabildiğini göstermişti. Bibi’yi geleneksel bir siyasetçi pragmatizminden daha da uzaklaşarak ilkesiz olmaya mecbur kılan bazı kişisel nedenler söz konusu. Burada Bibi’nin puro düşkünlüğü devreye giriyor! Uzun süredir yargı sürecinde olan yolsuzluk dosyalarına göre Bibi, İsrailli iş insanlarına yaptığı kıyaklar karşılığında puro almış. Hediye edilen bu lüks puroların değerinin 200 bin doları bulduğu iddia ediliyor. Bibi hakkında yolsuzluk soruşturması başlatıldığından beri araya COVID-19, savaşlar ve türlü türlü siyasi entrikalar girdi. Bibi, doğal olarak, başbakanlığı kaybetmesi halinde hapse girmekten korkuyor. O yüzden iktidarda kalmak için yapmayacağı bir şey yok.
Bibi’nin gündemini kontrol etmek için ekim ayındaki seçimlere giderken ve sonrasında koalisyon görüşmeleri boyunca daha da saldırganlaşması sürpriz olmayacaktır. Bu da İsrail’in Filistinlilere ve bölgedeki diğer hasımlarına yönelik askeri operasyonlarına devam etmesi anlamına geliyor. Zaten her durumda, İsrail’de parçalı kimlik siyaseti üzerine oturan sistemin yakın gelecekte bölge istikrarına katkıda bulunacak şekilde değişmesini beklemek saflık olur. Ancak dünyanın her yerinde olduğu gibi, İsrail’de de makul seçmenler var. Demokratik siyasetin oyunlarının nasıl sonuçlar doğuracağını öngörmek zor. Yine de bir de bakmışsınız ki bu kez “komutan” kazanmış!