Son dönemde ortaya çıkan tablo; modern dünyanın değil, merkantilist çağın, sömürgeci zihniyetin ve güçlü ordulara dayanan imparatorluk refleksinin güncellenmiş bir versiyonudur.
Geçen haftaki yazıda “Orta Çağ’ın merkantilizmi, makyajlanarak neo-merkantilizm olarak geri döndü. Milliyetçi, korumacı, müdahaleci ve devlet merkezli politikalarla farklı biçimlerde varlığını sürdürmeye devam ediyor,” demiştik. Artık bu tablonun "geçici bir sapma" değil, "yapısal bir dönüşüm" olduğu fikrine hazırlanmak gerekiyor.
Peki böylesi bir hazırlık sürecinde şirketler ne yapmalı?
- Yeni dönemde siyasi riskler artacak; regülasyon takibi ve uyum çok daha kritik bir hale gelecek. Bu çerçevede şirketlerin uyum ve risk yönetimi birimlerinin önemi ve kurumsal ağırlığı belirgin biçimde artacak.
- Ticaret savaşlarının yoğunlaştığı, malların sınırları aşmakta zorlandığı bu yeni dönemde ihracat eskisi kadar kolay olmayacak. Maliyetler yükselecek, ticaret duvarları daha da sertleşecek. Dolayısıyla ihracata dayalı büyüyen şirketlerin işleri tamamen durmasa da belirgin biçimde zorlaşacak. Bu nedenle ağırlıklı olarak ihracat odaklı çalışan şirketlerin, ana pazarlara mal göndermek yerine bu pazarlarda yerinde üretimi daha ciddi biçimde değerlendirdikleri bir döneme giriyoruz. “Üret ve ihraç et” modelinin yerini giderek “orada üret, orada sat” yaklaşımı alıyor.
- Küreselleşme tamamen sona ermiyor; ancak yerelleşmenin önemi artıyor. Yerel tüketici tercihlerini, kültürel farklılıkları ve regülasyonları dikkate almayan küresel markalar bu yeni dönemde zorlanacak.
- Sermaye ve malların dolaşımı da eskisi kadar akışkan olmayabilir. Özellikle sermaye hareketleri giderek siyasallaşıyor. Yaptırımlar, finansal kısıtlamalar, sermaye kontrolleri ve yeşil dönüşüm finansmanı gibi başlıklar, şirketlerin sadece ne ürettiklerini değil, nasıl finanse edildiklerini de stratejik bir mesele haline getiriyor. Ucuz finansmana erişimin zorlaştığı bir dünyada bilanço yönetimi, nakit akışı disiplini ve riskten korunma mekanizmaları rekabet gücünün ayrılmaz bir parçası olacak.
- Emeğin dolaşımı tarafında da önemli değişimler yaşanacak. Yetenek rekabeti kızışacak; şirketlerin özellikle dijital teknolojiler gibi alanlarda nitelikli insan kaynağını elde tutması daha da zorlaşacak. Yapay zeka, veri analitiği ve yazılım gibi alanlarda küresel ölçekte kıyasıya bir yarış söz konusu. Bu nedenle yetenekleri elde tutmak için yalnızca ücret değil; esnek çalışma modelleri, anlamlı işler, güçlü bir amaç duygusu ve gelişim imkanları sunmak şart.
- Bu dönemde sınır ötesi iş birliklerini daha fazla dikkate almak gerekecek. Tek başına küresel pazarlarda ayakta kalmak giderek zorlaşıyor. Yerel ortaklıklar, ortak yatırımlar ve teknoloji paylaşımı gibi modeller; maliyetleri azaltmak ve pazara giriş hızını artırmak açısından daha da önemli hale geliyor. “Doğru ortaklıklar” yoluyla yeni pazarlarda fırsat yaratmak mümkün olabilir.
- Yeni dönemde “friend-shoring”, şirketler açısından yalnızca tedarik maliyetlerini optimize etme meselesi değil; jeopolitik risk yönetiminin ayrılmaz bir parçası haline geliyor. Bu nedenle firmalar tedarik zincirlerini sadece fiyat ve verimlilik kriterleriyle değil; politik ilişkilerin sürdürülebilirliği, yaptırım riski, regülasyon uyumu ve kriz anında tedarikin devamlılığı gibi unsurları da dikkate alarak yeniden kurgulamalı. Tek bir “dost ülkeye” aşırı bağımlılık yerine, benzer siyasi zemine sahip birden fazla ülkeyi kapsayan çoklu ve esnek tedarik ağları oluşturmak gerekiyor. Gerektiğinde hızlı geçişe imkan tanıyan sözleşmeler, yerel ortaklıklar ve etkin stok yönetimi bu stratejiyi destekleyebilir.
- Yüksek maliyet ortamında verimlilik her zamankinden daha kritik olacak. Verimlilik sağlayamayan şirketlerin ayakta kalması zorlaşacak. Verimlilik artışının yolu ise tedarikçiden müşteriye kadar uzanan değer zincirindeki tüm paydaşlarla entegre çalışmayı zorunlu kılıyor.
- Silo bazlı organizasyonlar yerine çevik (agile) yapılanmalar bu yeni döneme daha uygun olabilir. Ancak çeviklik ve esneklik kavramlarının bir yönetim modası olmanın ötesine geçmesi gerekiyor. Ağır regülasyonlara tabi, sermaye yoğun sektörlerde çeviklik; organizasyon şemasını değiştirmekten çok, karar alma hızını, yetki dağılımını ve veri kullanımını yeniden tasarlamak anlamına geliyor. Aksi halde çeviklik, büyük şirketler için bir slogan, küçük şirketler için ise ulaşılması zor bir ideal olarak kalabilir.
Bu liste uzatılabilir. Ancak asıl önemli olan, küresel değişimin farkına varmak. Son dönemde ortaya çıkan tablo; modern dünyanın değil, merkantilist çağın, sömürgeci zihniyetin ve güçlü ordulara dayanan imparatorluk refleksinin güncellenmiş bir versiyonudur. Tıpkı 1600-1800 yılları arasında olduğu gibi bugün de güçlüysen haklısındır; ticaret devlet işidir, ekonomi ulusal güvenliğin bir parçasıdır ve gerekirse zor kullanılır. Bu tabloda yalnızca devletler değil, varlığını sürdürmek ve büyümek isteyen şirketler de doğru pozisyon almak ve doğru aksiyonları hayata geçirmek zorundadır.