Türkiye bu yıl iki ayrı ama birbirine temas eden küresel başlığın ev sahibi: Güvenlik ve iklim. Türkiye’nin daha önce ev sahipliği yaptığı NATO Zirvesi 28–29 Haziran 2004’te İstanbul’da toplandı; yeni NATO Zirvesi ise 7–8 Temmuz 2026’da Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde yapılacak. İklim tarafında COP31, 9–20 Kasım 2026’da Antalya EXPO Center’da düzenlenecek. Aradaki takvim, yalnızca organizasyon yoğunluğunu değil, Türkiye’nin kendisini uluslararası sistemde yeniden konumlama arzusunu da gösteriyor.
Henüz tamamlanan V. Antalya Diplomasi Forumu da bu çizginin son halkasıydı. 17–19 Nisan 2026’da Antalya’da yapılan forumun teması “Mapping Tomorrow, Managing Uncertainties” idi; isim bile aslında bugünün ruhunu ele veriyor: Yarını haritalamak, belirsizliği yönetmek. Güvenlik, diplomasi, bölgesel kırılmalar ve küresel rekabet aynı sahnede toplandı. Bu bakımdan Antalya’daki toplantı ile Ankara’daki NATO Zirvesi arasında görünmez bir köprü var. Biri tartışma alanını genişletiyor, diğeri karar ihtimalini çağırıyor.
Bu görünürlük arayışına, yeniden resmileşen Formula 1 dönüşünü de eklemek mümkün. İstanbul Park’ın 2027’den başlayarak en az beş yıl Formula 1 takvimine döneceği 24 Nisan 2026’da açıklandı. Bu bir spor haberi elbette; ama yalnızca spor haberi değil. Türkiye’nin diplomasi, turizm, ekonomi ve vitrin siyaseti arasında kurmaya çalıştığı yeni temas hatlarından biri olarak da okunabilir. Bu noktada soru şudur: Türkiye, zirveleri ve büyük organizasyonları yalnızca ağırlıyor mu, yoksa onları kendisini yeniden anlatmanın araçlarına mı dönüştürüyor?
Zirveler “sert” gerçekler üzerine kuruluyor. Orta Doğu’da istikrarın kurulamamış olması. Türkiye’nin sınır komşusu olduğu kriz alanları, İran çevresinde büyüyen gerilim, Hürmüz, İsrail, ABD, Avrupa ve yeni güvenlik mimarileri üzerine yürüyen hesaplar, NATO Zirvesi’ni otomatik olarak daha “önemli” yapmıyor; ama daha dikkatle okunması gereken bir toplantıya dönüştürüyor. Asıl soru burada başlıyor: Bu zirveden ne beklemeliyiz? Daha doğrusu, böyle bir zirveden “sonuç” mu beklemeliyiz, yoksa “işaret” mi okumalıyız?
Zirve denilen şey gerçekten nedir?
Türkiye’de zirve dendiğinde akla çoğu zaman büyük kararların alındığı, tarihi dönüşlerin yaşandığı, sahnenin ev sahibine güç kattığı toplantılar geliyor. Perde arkasına bakabilmek üzere deneyimli diplomat stratejist Hasan Aygün’e danıştım. Aygün’ün anlattığı çerçeve bizim gördüğümüzden farklı. Konulara farklı pencerelerden bakınca karar alıcıların neden bizden değişik düşündüğünü ya da beklemediğimiz gelişmeler olabildiğini anlayabiliriz. Kısaca haber okur yazarlığı diyelim.
NATO’da işleyiş zirvelerde değil; sekretaryada, teknik hazırlıkta, düzenli olarak yapılan Dışişleri ve Savunma Bakanları toplantılarında. Zirveler ise arada bir toplanılan, görünürlüğü yüksek ama yapısal işlevi sanıldığı kadar merkezi olmayan toplantılar. Aygün’ün ifadesiyle, düzenli bir NATO zirvesi takvimi yok; her yıl düzenlenen bir ritüel değil bu. İlk zirve 1957’de yapılıyor, bugünkü anlamda düzenli diyebileceğimiz lider zirveleri ise 1974 sonrasında başlıyor.
Ev sahipliği kavramını da bu çerçeveyle yerli yerine oturtuyor. Aygün’ün altını çizdiği nokta basit ama belirleyici: Ev sahibi ülke salonu sunar, hizmeti verir, belki ülkesini gösterir, önceliklerini görünür kılmaya çalışır; ama gündemi kuran, karar metnini hazırlayan ve toplantının çerçevesini belirleyen NATO Sekretaryasıdır. Başka bir deyişle ev sahipliği, içerik üzerinde sınırsız bir kurucu güç anlamına gelmez. Türkiye açısından bakıldığında bu ayrım özellikle önemli; çünkü Ankara’daki toplantının etrafında oluşacak ulusal heyecan ile NATO’nun kendi kurumsal mantığı birbirinden farklı işleyecek.
Aygün daha ileri gidiyor ve Türkiye’de NATO zirvelerine atfedilen rolün “diğer ülkelerin kafasındakinden çok farklı” olduğunu söylüyor. Çünkü biz çoğu zaman ev sahipliğini karar gücüyle, görünürlüğü etkiyle, protokolü sonuçla karıştırıyoruz. Oysa NATO zirvesi, çoğu durumda bir sonuç üretme makinesinden çok bir güç dengesi ekranı. Kim hangi mesajı veriyor, hangi konu liderler seviyesine taşınıyor, hangi başlık konuşulmuyor ama masanın altında bekliyor; zirvenin asıl değeri burada.
Türkiye neden bu zirveye önem veriyor?
NATO zirvesinin NATO açısından anlamı ile Türkiye açısından anlamı aynı değilse onlar ve bizim için ne? Tanıtım mı, PR mı, F-35 mi, bölgesel güvenlik açığı mı? Türkiye bu ev sahipliğini ne için istiyor? Bu sorunun cevabı tek kelimelik değil. Türkiye bu zirveyi hem kurumsal bağlılık göstergesi, hem görünürlük fırsatı, hem de kendi dış politika anlatısını tazeleme alanı olarak okuyor.
Bu zirve, Türkiye’nin NATO’dan vazgeçmediğini, değişen söylemlere rağmen ittifak içindeki kurumsal bağlarını sürdürmek istediğini gösteren bir toplantı olacak. Bu tespit, zirveyi askeri olmaktan çok siyasi bir sembol olarak da okumayı gerektiriyor. Çünkü bazen fotoğrafın kendisi, karar metninden daha yüksek ses çıkarır.
Bugünlerde ABD ile Avrupa arasındaki sert NATO tartışmalarını ve özellikle İspanya üzerinden açılan dosyayı da unutmamak gerekiyor. Reuters’ın 7 Nisan tarihli haberine göre, İspanya Dışişleri Bakanı ABD’nin NATO hakkındaki çıkışlarının Avrupa’yı alternatif güvenlik seçeneklerine ittiğini söyledi; aynı hatta, yansımalara göre Pentagon iç yazışmalarında İspanya’ya yönelik cezalandırıcı senaryoların tartışıldığı görüldü. Bu, ABD-İspanya gerilimi değil; NATO içinde yük paylaşımı, sadakat, hukuk ve siyasi itaat tartışmasının ne kadar sertleştiğinin de göstergesi. Ankara’daki zirveye giderken masanın etrafındaki asıl gerginliklerden biri bu olsa gerek.
Ne beklemeliyiz? Belki de fazla şey beklememeliyiz
Aygün’e göre NATO bugün bir kırılma noktasında, ama bu zirve ille de o kırılmanın “çözüm” anı olmayabilir. Daha çok yön gösterecek bir an olabilir. Çünkü ön planda iki temel mesele var: Amerika’nın ilgisi Avrupa’dan Asya’ya mı kayıyor ve Amerika, diğer NATO ülkelerinin toplamından bile daha yüksek olan savunma harcaması nedeniyle yükü azaltmak mı istiyor? Aygün bu tabloyu tarif ederken Trump’ın meselelere “Ne aldık, ne verdik?” diye bakan bir zihniyetle yaklaştığını hatırlatıyor. Bu, ittifak dili değil; bilanço dili. Ve NATO içindeki bugünkü tartışmayı anlamak için çok açıklayıcı.
Bu nedenle zirvenin zamanlaması önemli; ama önem, beklenen “kararların büyüklüğünden” değil, açığa çıkacak yön duygusundan kaynaklanıyor. Avrupa gerçekten daha fazla savunma yükü üstlenmeye hazır mı? ABD sözünü ettiği geri çekilmeyi ne kadar ileri götürebilir? Orta Doğu’daki savaş ihtimali, Hürmüz gibi dosyalar ve Arktik-Grönland hattı aynı anda NATO ajandasına ne ölçüde girecek? Bunlar Ankara’da tam çözülecek başlıklar değil; ama hangi başlığın daha yüksek sesle konuşulduğunu görmek bile önemli olacak. Aygün’ün ifadesiyle, zirve NATO’nun geleceğini belirlemekten çok ipuçları verebilir.
“Mış gibi” ilişkinin soğuk adı
Türkiye’nin Batı ile ilişkisini tarif ederken Aygün, Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki ilişkiyi “mış gibi yapmak” sözüyle ifade etti. Türkiye AB’ye girmek istiyormuş gibi yapıyor, AB de Türkiye’yi alacakmış gibi yapıyor. Bu yalnızca AB dosyasına ilişkin ironik bir teşhis değil; Türkiye’nin genel Batı ilişkilerine de ışık tutuyor. Çünkü NATO üyeliği sürüyor, Avrupa ekonomik olarak vazgeçilmez, ama siyasi ve güvenlik öncelikleri aynı çizgide yürümüyor. Türkiye’nin coğrafyası, Suriye ve Kuzey Irak gibi başlıklardaki güvenlik ihtiyaçları, onu normatif birlik dilinden çok menfaat diline yaklaştırıyor. Aygün açık söylüyor: Menfaat söz konusu olduğunda herkes, Avrupa da dahil, uluslararası hukuk ile ulusal ihtiyaç arasında tercih yapabiliyor.
Bu nedenle Türkiye’nin NATO üyeliği ile NATO’ya güveni, aynı şey değil. Aygün’ün cümlesi keskin: NATO güvenliğimiz bakımından çok önemli ama Türkiye’nin öncelikleri bazen değişebiliyor. BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü gibi başlıkların zaman zaman gündeme gelmesi de bu dalgalı söylemi besliyor. Bununla birlikte Aygün, NATO’da görev yaptığı uzun yıllar içinde hiçbir kararın üye ülkelerin hilafına alındığını görmediğini söyledi. Hatta Lüksemburg örneğini vererek, küçük bir üyenin itirazı karşısında büyük güçlerin bile geri adım atabildiğini hatırlattı. Türkiye’de NATO hakkındaki “derin devletimsi yapı” imgesine karşı bir tanıklık denilebilir mi…
S-400 ile F-35 arasında sıkışan dosya
Türkiye’de NATO denince en kolay ezbere bağlanan başlıklardan biri F-35 ve S-400. Söyleşi burada da alışılmış ezberi kırıyor. Biden döneminde artık dönülmez görülen ama Trump’la birlikte yeniden konuşulmaya başlayan F-35 dosyası... Aygün, “S-400 tek başına sorun değildi; Amerikan Kongresi açısından bardağı taşıran son damlaydı. Yani mesele teknik değil, birikimli. Son on yılın Türkiye-Rusya ilişkileri, Ukrayna savaşında Türkiye’nin takınmak zorunda olduğu tavır, Suriye, PKK bağlantılı başlıklar, ABD’nin beklentileri ve Türkiye’nin “sadık müttefik” kalıplarından çıkması bu dosyayı ağırlaştırdı” dedi.
Aygün, Hindistan örneğini vererek önemli bir ayrım yaptı. S-400 sahibi olmak tek başına otomatik dışlama sebebi olsaydı, Hindistan örneği farklı okunurdu diyor. Türkiye dosyasını zorlaştıran şey, S-400 alımı kadar, bu alımın yerleştiği daha geniş siyasi bağlam. Buna İsrail ve Yunan lobilerinin Kongre’deki etkisini de ekliyor. Türkiye’ye F-35 verilmesine karşı oluşan direnç, sadece teknik riskler üzerinden değil, Washington’daki siyasal iklim üzerinden de okunmalı. Bu, “bir ara formül bulunur mu?” sorusunun neden sadece savunma sanayi uzmanlarının değil, siyaset okurunun da konusu olduğunu gösteriyor.
Türkiye neden kendini anlatamıyor?
Zirveyi burada yapıyoruz ama kendimizi anlatamıyoruz; hikâyemiz nerede tıkanıyor? Aygün’ün cevabı iki parçalı ve rahatsız edici ölçüde sade. Bir: Türkiye’nin kendini anlatma sorunu var. İki: Türkiye karşı tarafı iyi inceleyemiyor. Amerika’nın, Yunanistan’ın, Kongre üyelerinin beklentileri, korkuları, yerel menfaatleri üzerine yeterince ciddi araştırma yapılıp yapılmadığı bile belirsiz. Yani anlatamamak kadar, anlamamak da sorun.
Burada mesele doğrudan lobiciliğe bağlandı. Aygün, Amerikan Kongresi’ndeki her senatörün ve Temsilciler Meclisi üyesinin kendi bölgesinde yeniden seçilme kaygıları olan, yerel menfaatlerle çalışan aktörler olduğunu hatırlattı; “Eğer bu insanlar Türkiye’nin dertlerini anlamıyorsa, bunun yarısı bizim anlatamamamızdan, yarısı da onların beklentilerini “kazan-kazan” zeminine nasıl taşıyacağımızı gösteremememizden kaynaklanıyor.” Şöyle sürdürdü sözlerini: “Türkiye’nin kendisini ülke çapında, kılcal damarlara kadar uzanacak bir anlatma çabası yok. Lobi şirketleri nasıl seçiliyor, hangi stratejiyle çalışılıyor, bu alan gerçekten araştırılıyor mu? Bu soruların yanıtı yoksa, “neden bizi anlamıyorlar?” serzenişi de eksik kalıyor.”
Peki NATO nereye gidiyor?
Aygün NATO’yu bir yandan güvenlik örgütü, bir yandan network ağı olarak anlatıyor. Ortak eğitim, ortak silah sistemleri, ortak tatbikatlar, tanışıklık, alışveriş, savunma sanayi ilişkileri… Bu bakış, NATO’yu sadece “ortak düşmana karşı savunma” şemasından çıkarıyor. İttifak, aynı zamanda bir dolaşım alanı. Sorun şu: Bu dolaşım, ABD’nin yeniden hesap sorduğu, Avrupa’nın gecikmiş bir uyanış yaşadığı ve Orta Doğu’nun istikrarsızlığı sürdüğü bir dönemde nasıl ayakta kalacak?
Bugün elimizde kesin cevaplar yok. Ama güçlü sorular var. Avrupa, güvenlik yükünü gerçekten artıracak mı? ABD, tehdit ettiği kadar geri çekilebilir mi? İspanya tartışması münferit bir öfke patlaması mı, yoksa yeni bir disiplin siyasetinin habercisi mi? Türkiye, NATO’nun içinde kalırken aynı anda farklı jeopolitik seçenekleri konuşan o dalgalı dili sürdürebilecek mi? Ve en önemlisi: Ankara’daki zirve, Türkiye açısından bir sonuç değilse bile, bir yön tayini anına dönüşebilir mi?
Bu zirveden mucize beklememek gerekiyor. Ama işaretleri dikkatle okumak gerekiyor. Çünkü bazen tarih, karar metninde değil, hangi sorunun masaya çıkarıldığında başların eğildiğinde yazılır. Hasan Aygün’le yaptığım bu söyleşiyi, bir okuma kılavuzu olarak görüyorum. Türkiye’nin hevesiyle ittifakın mantığını birbirine karıştırmadan; S-400 ile F-35’i yalnızca teknik mesele sanmadan; lobiyi yalnızca para işi gibi görmeden; haberi de yalnızca başlıkla tüketmeden okumak için.