Küresel siyasetin koordinatları, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan yerleşik düzenden hızla uzaklaşıyor, diplomasi geleneği tarihinin en radikal dönüşümlerinden birini yaşıyor. Emekli Büyükelçi Selim Yenel’in perspektifiyle şekillenen bu analiz, devletlerin kurumsal hafızalarından çıkıp bireysel egoların ve liderlerin şahsi ikbal kaygılarının yön verdiği yeni bir dünya düzenini mercek altına alıyor.
Yenel’le devlet merkezli dünyadan lider merkezli krizlere uzanan diplomasi koridorlarında öngörülemezliğin simülasyonunu deneyimledim.
Yenel, kariyerini Avrupa Birliği uzmanlığı çerçevesinde şekillendirmiş olsa da “kariyer diplomatı” olarak dünyanın farklı coğrafyalarında görev almış deneyimli bir analist. Dışişleri’nden emekli olduktan sonra 6 yıl süren Global İlşkiler Forumu Başkanlığı, son döneme damgasını vuran siyasi ve uluslararası ilişkileri iş dünyası ve akademi gibi farklı dünyaları da barındıran bir noktadan değerlendirmesine vesile. Bu söyleşi ki, geniş bir perspektiften dar alanda (İran-ABD-İsrail) cereyan eden küresel tehlikeyi analiz ediyor.
Şahısların Hakimiyetinde Bir Savaş ve Diplomasi
Geleneksel diplomasi, sabır ve zamanlama üzerine kurulu bir zanaatken; günümüz, Donald Trump’ın “policy by tweet” (tweet ile politika) olarak adlandırılan, anlık, sert ve öngörülemez hamleleriyle şekilleniyor. Savaşlar, stratejik devlet çıkarlarından ziyade, liderlerin iç siyasi sıkışmışlıklarından kurtulma çabası haline gelmiş durumda. İran ile yaşanan gerilimde, Başbakan Netanyahu’nun seçim başarısı arayışı ve Donald Trump’ın Epstein dosyaları gibi iç gündemlerden sıyrılma motivasyonu, rasyonel devlet aklının önüne geçiyor.
Trump’ın dış politikayı bir “iş adamı” edasıyla, kâr-zarar odaklı bir ticari işlem gibi görmesi, diplomasinin temelindeki empati unsurunu ortadan kaldırıyor. Oysa diplomasi, karşı tarafın değer verdiği unsurları anlamak ve buna göre pozisyon almak. Uzmanların ve kariyer diplomatlarının dışlandığı bu süreçte, müzakere masalarına Jared Kushner veya Witkoff gibi tecrübesi sınırlı, buna karşın lidere sadakati tam olan isimlerin oturması, uluslararası ilişkilerdeki kurumsal derinliği zedeliyor. Yenel’e göre, Hitler’in generallerinin uyarılarını dikkate almayarak Alsace-Lorraine’e girmesi ve ilk aşamadaki başarısını mutlak bir yanılmazlık sanrısına dönüştürmesiyle çarpıcı bir benzerlik taşıyor.
Uzmanlığın irtifa kaybı ve "monşer" miti
Sadece diplomaside değil, tıptan mühendisliğe kadar her alanda uzmanlık krizi yaşanıyor. Halkın ve siyasetçilerin uzmanlardan her şeyi bilmelerini beklemesi, en küçük bir yanılmada uzmanlığın tamamen itibarsızlaştırılmasına yol açıyor. Türkiye özelinde ise kariyer diplomatları uzun süre “monşer” niyetlemesiyle, kokteyllerde vakit geçiren elitler olarak yaftalandı. Yenel’in de vurguladığı gibi, o kokteyller “açık istihbarat” sahaları; diplomatlar nefret etseler dahi bilgi toplamak, ilişki ağlarını örmek ve ülkeleri için kritik verileri süzmek adına oralarda bulunmak zorunda.
Kurumsal birikimin devre dışı bırakılması, dış politikayı günübirlik reflekslere mahkum ediyor. Yenel’e göre Trump’ın, “Çukura düştüyseniz kazmayı bırakın” deyişinin aksine çukuru kazmaya devam etmesi, öngörülemezliği küresel bir standart haline getiriyor. Tarihçiler bugünü, muhtemelen “öngörülemezliklerin zirve yaptığı dönem” olarak tanımlayacaklar.
Uluslararası örgütlerin iflası
İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan Birleşmiş Milletler (BM) ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi yapılar, hantal ve işlevsiz mekanizmalara dönüştü. BM’nin krizleri engelleyememesi ve ülkelerin bu örgütlere sahip çıkmaması, dünyayı merkezi olmayan bir yönetim boşluğuna sürükledi. Türkiye’nin “Dünya beşten büyüktür” çıkışı bu noktada haklı bir zemine otursa da, henüz küresel ölçekte arkasında güçlü bir "kuyruğa girme" etkisi yaratabilmiş değil.
Batı merkezli yapılar yerine "yönetim kurulu" tarzı, dar kapsamlı ve şahsi güvene dayalı konsorsiyumların (örneğin İngiltere eski BaşbakanıTony Blair’in dahil olduğu) ikame edilmeye çalışılması, 19. yüzyılın sömürgeci tarzına geri dönüş riskini barındırıyor. Yenel’e göre bu tür yapılar, Trump gibi liderlerin görev süreleriyle sınırlı kalmaya mahkum; “…kurumsallaşmayan hiçbir çözüm kalıcı olamaz...”
Orta güçlerin yükselişi ve "kirpi teorisi"
Süper güç tanımı değişti; ABD halen küresel erişimi olan tek güç, Çin bölgesel kalmayı tercih ediyor, Rusya nükleer kapasitesiyle eski gücünü hatırlatmaya çalışsa da Ukrayna örneğinde görüldüğü üzere sınırlarında dahi zorlanıyor. Bu vakumda Türkiye, Brezilya, Hindistan ve Endonezya gibi “orta güçlerin” oyun kurucu olma şansı doğuyor. Bu ülkeler, Soğuk Savaş dönemindeki gibi bir blok seçmek zorunda değiller; kendi ayakları üzerinde durabiliyorlar.
Yenel’e göre hayatta kalmanın kuralı ise “kirpi gibi olmak”tan geçiyor. Bir ülke, dokunulduğunda can yakacak bir savunma kapasitesine (veya nükleer caydırıcılığa) sahipse, dış müdahalelere karşı daha korunaklı hale geliyor. Kuzey Kore örneği, bu acı ama gerçekçi güç politikasının en uç örneği.
İran ve Türkiye: Kültürel derinliğin direnci
İran-İsrail-ABD üçgenindeki gerilimde, İran’ın üst düzey yönetiminin (Hamaney ve diğerleri) suikastlarla temizlenmesi bir zafiyet gibi görünse de, rejimin halen ayakta kalması dikkate değer bir nokta. Yenel, İran’ın Venezuela gibi ülkelerden farkının kurumsallaşmış yapı ve derin kültürel doku olduğunu belirtti; “…İran, Türkiye ve Afganistan gibi ülkeler, acıya ve direnişe alışık, saldırı anında farklı refleksi olan "direnişli" coğrafyalardır. Bu nedenle, dışarıdan bir müdahale ile İran’da Amerikan yanlısı bir hükümet kurulması ihtimali oldukça düşüktür; halkın rejime yönelik tepkisi olsa bile, dış tehdit anında bu doku kenetlenmektedir.”
Türkiye’nin klasiğe dönüşü: Denge politikası
Yenel, Türkiye’nin son dönem dış politikasının, kişisel ve ideolojik eksenden tekrar geleneksel “denge politikasına” rücu ettiğini ifade etti. Rusya-Ukrayna savaşında ve bölgesel krizlerde izlenen bu dengeci tutum, Türkiye’nin çıkarını merkeze alan rasyonel bir çizgi. İsrail ile ilişkilerde yaşanan kopukluk ise büyük oranda Netanyahu’nun şahsi tutumundan kaynaklanan, dönemsel bir durum olarak okunabilir.
Donmuş sorunların sonu: Minsk süreci ve Karabağ’ın öğrettikleri
Küresel diplomasideki dönüşüm, liderlerin kişisel kararlarıyla, yerleşik çözüm mekanizmalarının iflası ve yeni bölgesel ittifak arayışlarıyla şekilleniyor. Yenel’in anlatımlarında, "donmuş sorunlar", "alternatif çok taraflılık" ve "siyasal hanedanlar" gibi temalar, bugünün karmaşık jeopolitiğine ışık tutuyor.
Diplomasinin en büyük zaafı, sorunları çözmek yerine onları "dondurarak" zamana yayma eğilimi. Selim Yenel, bu durumun en çarpıcı örneği olarak Azerbaycan-Ermenistan arasındaki Karabağ krizine işaret etti. Yaklaşık otuz yıl boyunca Fransa, Rusya, Ukrayna ve ABD gibi aktörlerin yer aldığı Minsk Süreci, kağıt üzerinde diplomatik bir çözüm arayışı gibi görünse de, sahada tek bir adım bile atılamadı; “…Bu otuz yıllık durgunluk, diplomasinin başarısız olduğu noktada askeri gücün tek belirleyici haline geldiğini gözler önüne serdi. Azerbaycan’ın kendi imkanlarıyla "bu işi hallederim" diyerek askeri güçle sorunu çözmesi, uluslararası toplum için bir uyarı niteliğinde oldu…”
Yenel’e göre, diplomasinin zamanlamasının ve sabrının bazen çözüm üretmek yerine statükoyu körleştirdiğini gösteriyor. Kıbrıs meselesi gibi "donmuş" kabul edilen diğer sorunlar da, bu tür bir diplomatik işlemezliğin sonuçları üzerinden yeniden okunmalı.
Küresel boşlukta yeni oluşumlar: MIKTA ve BRICS’in ötesi
Dünyanın "beşten büyük" olduğu iddiası Türkiye tarafından sıkça dile getirilse de, uluslararası arenada bu söylem henüz güçlü bir kitlesel karşılık bulmadı. Yenel, Türkiye’nin de içinde bulunduğu ancak kamuoyunda pek bilinmeyen MIKTA (Meksika, Endonezya, Güney Kore, Türkiye ve Avustralya) gibi oluşumlara dikkat çekti.
BRICS’e (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika Cumhuriyeti, Mısır, Etiyopya, Endonezya, İran ve Birleşik Arap Emirlikleri) benzer bir yapıda kurgulanan MIKTA gibi gruplar, orta güçlerin küresel sistemde kendilerine alan açma çabalarını temsil ediyor. Mevcut sistemin reform edilmesi -özellikle BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto yetkileri nedeniyle- oldukça zor. Dünya, "ad hoc" (duruma özel) ve ihtisas odaklı çoklu sistemlere doğru evriliyor. Enerji, güvenlik veya uzmanlık alanlarında ülkelerin kendi aralarında kuracağı mini-reform odaklı taahhütler, ABD’siz veya mevcut hantal yapılardan bağımsız bir düzenin habercisi.
Avrupa’nın liderlik krizi ve Orbán faktörü
Küresel boşluğu doldurması beklenen aktörlerden biri olan Avrupa Birliği (AB), kendi içindeki liderlik krizleriyle boğuşuyor. Yenel, AB’nin dünyaya liderlik edecek noktada olmadığını, kendi içinde bir liderlik mekanizmasının bulunmadığını vurguladı. Macaristan’daki siyasi gidiş Birliğin gelecekteki sıkıntılarını aşma kapasitesi için belirleyici bir turnusol kağıdı niteliğinde. AB’nin felç hali, "orta güçler" olarak tanımlanan Brezilya, Hindistan ve Türkiye gibi ülkelerin oyun kurucu rolünü kritik hale getiriyor.
Siyasal hanedanlar:
Demokrasi, monarşi ve Trump
Sıkça tartışılan konulardan biri de gücün belirli aileler elinde toplanması. Trump ailesinin Amerikan siyasetindeki etkisi, bazı çevrelerde yeni bir "hanedanlık" endişesi yaratsa da, Yenel bu durumu geçici bir fenomen olarak değerlendiriyor. ABD tarihinde Bush veya Clinton aileleri gibi örnekler olsa da, demokratik yapılar bu tür süreklilikleri genelde uzun vadede kabul etmiyor; Hindistan’da Gandhi ailesi bile seçimleri kaybederek ağırlığını yitirmişti.
Ancak Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri bu genellemenin dışında; yönetim doğrudan aile mülkiyeti olarak görülüyor. İran örneğinde ise, Şah’ın oğlunun geri dönme ihtimali, Yenel tarafından gerçekçilikten uzak ve şans tanınmayan bir senaryo olarak nitelendiriliyor. Yenel, “İran halkının kültürel dokusu ve kurumsal direnci, bu tür bir "ithal" liderlik modeline geçit vermeyecek kadar “derin” yorumunu yaptı.
Sultanın elçisinden veri analistine
Diplomasi mesleği değişimden geçiyor. 19. yüzyılın başlarında kralların ve sultanların sadece güvendiği isimlerden oluşan bir yapıdan, bugünün profesyonel dışişleri bakanlıklarına uzanan süreç, dijital evrimle karşı karşıya. Yeni dönemde başarılı bir diplomatın profili; yalnızca kurumsal gelenekleri bilmek değil, aynı zamanda yapay zeka araçlarını kullanarak devasa bilgi yığınlarını filtreleyebilme yeteneğiyle tanımlanabilir.
Sayfalar dolusu raporların yerini, sabırsız karar vericiler için hazırlanmış özetler alıyor. Değişmeyen tek şey, bilginin doğruluğu ve onun stratejik bir akılla aktarılması. Dünya; dondurulmuş sorunların askeri yöntemlerle çözüldüğü, geleneksel uluslararası örgütlerin bypass edildiği ve orta güçlerin yeni çıkış yolları aradığı bir geçiş döneminde. Bu dönemde hayatta kalmanın anahtarı, Yenel’in deyimiyle "kirpi gibi" savunma kapasitesinde. Söyleşimizi Youtube kanalımdan izleyebilirsiniz.