Orta Doğu’daki güncel çatışma katman katman savaş olarak tarihe geçmeli. Geleneksel askeri mühimmatla yapılan savaş, yapay zekâ üzerinden ve uzaktan insansız savaş, diplomasi üzerinden devam eden savaş ki, burada geleneksel iletişim metotlarını görüyoruz ve iletişimin sosyal medya olarak tabir edilen ancak gerek platform gerekse teknoloji çeşitliliği ile tek taraflı diyalog üzerinden gerçekleştiği bir başka iletişim savaşından söz edeceğim; bu da dördüncü katman olarak adlandırılabilir. Ne olduğunu ifade etmeden önce belirtmeliyim ki, başka katmanlar olduğunu ifade edecekler çıkabilir. Onları da ayrıca dinlemek ve okumak isterim.
Bu yazının konusu, kimi geleneksel öğelere dayanan ve ama bugünün iletişim özellikleriyle devreye alınmış olan sembollerle sürdürülen iletişim savaşı katmanı. Bana göre metod hibrit. İçerik klişe ve sığ. Toparlayacak olursam semboller, teolojik metaforlar ve dilsel kurgular üzerinden yürütülen katman içinde katmanları olan bir "anlatı savaşı" ortaya döküldü.
Semboller savaşını yorumlamak üzere gazeteci Zeynep Tınaz Redmont’u davet ettim. Youtube ve LinkedIn üzerinden canlı yayın gerçekleştirdik. Bir başka ipucu daha vermek isterim. Yayın portföyümde içeriğin İngilizcesini Substack’ten okuyabilirsiniz. Son olark da yaprakozer.com’da transcripte ve ayrıca Başkan Trump, Başkan Yardımcısı JD Vance, Savaş Bakanı Pete Hegseth ve Papa Leo’nun teknik analizlerine detaylı olarak yine blog sayfamdan ulaşabilirsiniz.
Korku Duygu Sadakat
Orta Doğu’daki savaş, sınır hattında, füze menzilinde, hava saldırısında, semboller, kelimeler, dini göndermeler, görseller ve hedef kitleye göre dikkatle seçilmiş söylemler üzerinden paralel ilerlediğinden konu; dinin hangi dilin içine yerleştirildiği, hangi görselle desteklendiği, hangi siyasi amaca bağlandığı, hangi topluluğun duygusuna, korkusuna ya da sadakatine seslenecek şekilde düzenlendiği.
Klasik propaganda analizi yetersiz. Haber akışına serpiştirilmiş birkaç dini referans ya da yüksek tonda sloganlar değil. Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran, farklı inanç geleneklerinden gelseler de savaşın iletişim katmanında benzer bir yöntem izliyor: Dini semboller, tarihsel hafıza, kutsal figürler ve ahlaki üstünlük iddiaları, askeri ve siyasi pozisyonları güçlendirmek için dolaşıma sokuluyor.
Redmont’un ilk saptaması bu bakımdan çarpıcıydı. “Savaş içinde olan üç ülkenin de aslında hedef kitleleri farklı,” dedi; ardından da bu farklılığın yalnızca sosyolojik değil, doğrudan inanç eksenli olduğunu hatırlattı: “Bunlar Müslüman, Yahudi ve Hristiyan.” Aynı cümlenin devamında gelen uyarı ise bugünün iklimini özetliyordu: “Hedef kitleye oynarken de aslında bence özellikle son dönemde yaşananlarda ateşle oynanıyor.”
Bu “ateşle oynama” hâli, savaşın gündemini kaydıracak kadar güçlü. Şöyle sürdürdü sözlerini Redmont; “Neredeyse savaşın gündemini kaydıran bir olay. Şimdi film gibi izliyoruz” sözleri, işin yalnızca dilsel değil, dramatik bir boyut kazandığını da gösteriyor.
Askeri operasyonların açıklaması askeri terimlere sıkışmıyor. “Adil savaş”, “Barış yapıcılar”, “Tanrı böyle istiyor”, “İlahi takdir”, “Diriliş”, “Şehadet”, “Cihad”, “Haçlı Seferi”, “Avignon Papalığı” ve “Kabile” gibi kavramlar, tarafların kendi saflarını tahkim etme ve karşı tarafı ahlaken ya da ruhen aşağıya itme aracına dönüşüyor.
Dördüncü Aktör Dördüncü Cephe
Savaşın üç ana tarafına beklenmedik biçimde dördüncü bir aktör eklendi: Vatikan. Tarih boyunca siyasetten ve güç mücadelelerinden bütünüyle uzak kalmamış bir merkezden söz ediyoruz.
Vatikan, genel bir barış çağrısıyla yetinmedi, doğrudan savaşın dinsel meşrulaştırma diline karşı konuştu. Redmont şöyle tarif etti: “Bu sefer orada da iki cephe açıldı. Tek bir cephe yok. Bir tarafta Amerika ve Trump yönetimi, diğer tarafta Vatikan ve Papa.” Bu ayrışmanın neden sarsıcı olduğunu tarihsel hatırlatmayla yapmak gerek; Papa II. Jean Paul, Bill Clinton’ın kürtaj yasasına karşı çıktı; George W. Bush’un Irak savaşına itiraz etti. O gün Başkanlar dönüp Papa’ya doğrudan cevap vermedi. Redmont’a göre “Papa’ya cevap vermek öyle herkesin kolay harcı değil. Bunun büyük bir faturası var.”
Fatura göze alınmış olmalı. Papa 14. Leo’nun kullandığı dil, geleneksel diplomatik esneklikten uzak. Siyasi bir itham niteliği de taşıyor: “Gerçek güç, hayata hizmet etmekte kendini gösterir”; “Din ve Tanrı’nın adını kendi askeri, ekonomik ve siyasi çıkarları için manipüle edenlerin vay haline”; “İsa, savaşanların dualarını dinlemez.” Bu ifadelerle birlikte Papa, savaşı değil, savaşı kutsallaştıran dili hedef aldı. Papa’nın itirazı, çatışmayı ahlaken parlatma çabasına yöneldi. Bu yüzden karşı karşıya gelen iki farklı siyasal bloktan çok, iki farklı meşruiyet üretme yöntemi var. Bir tarafta dini askeri kararlılığın moral yakıtına dönüştüren bir yaklaşım; diğer tarafta dini, savaşa sınır çeken ahlaki bir bariyer.
İletişimde Ritüel Boyutu, Unutmayalım
Çatışmayı farklı kılan bir başka unsur, sembollerin yalnızca kelime düzeyinde kalmaması. Redmont’un güçlü katkılarından biri, görsel ve ritüel boyutu özellikle öne çıkarması. Papa 14. Leo’nun balkona kırmızı peleriniyle çıkmasını sıradan bir tercih olarak değil, anlam yüklü bir işaret olarak okudu. Ona göre bu tercih, Papalığın bütün sembolleriyle sahiplenildiği anlamına geliyor. Dahası, bir önceki Papa’nın daha “liberal” kabul edilen tavrından farklı biçimde, yeni Papa “dinin esas lisanı olan Latince’ye” döndü; papazlara ve kardinallere Latince ayin yapma izni verdi. Vatikan savunmada kalan bir makam değil; kendi tarihsel ciddiyetini, görsel hiyerarşisini ve ruhani ağırlığını semboller üzerinden yeniden kuruyor.
Trump cephesinde görsel ve dini sembolizm keskin, gösterişli ve provoke edici. Söyleşide en çok üzerinde durulan örnekler arasında Trump’ın kendisini Papa olarak gösteren görselleri ve ardından “şifacı” imgesiyle sunduğu paylaşımlar. Burada dikkat çeken şey görsel skandalı değil; kutsal ile siyasi figür arasındaki sınırın bilinçli biçimde ihlal edilmesi.
Redmont, “Kardinal kuralını yıktı” dedi ve şöyle devam etti; “Kendini İsa olarak göstermesi hiçbir şekilde kabul edilemez bu kitleler tarafından.” Dini semboller çoğu zaman mobilize edici olabilir; ancak kutsal merkezin doğrudan sahiplenilmesi, en sadık destekçi zemininde bile görünmez bir rahatsızlık yaratabilir.
Rahatsızlığın rakamlarla İfadesi
Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 85’i kendini inançlı sayıyor; Hristiyanlar yaklaşık 2.4 milyar kişiyle en büyük dini topluluk. Müslümanlar yaklaşık 1.9 milyar. ABD’de nüfusun yüzde 62-66’sı kendini Hristiyan olarak tanımlıyor; Katolik nüfus yaklaşık 53 milyon ve yetişkin nüfusun yaklaşık yüzde 20’sine denk geliyor. Trump-Papa gerilimi yalnızca teolojik bir tartışma değil; çok somut bir siyasi risk alanı.
Trump’ın Katolik seçmenler arasındaki desteği yüzde 55’ten yüzde 48’e geriledi; Papa 14. Leo’nun ABD genelindeki destek oranı yüzde 84 olarak kayda geçti; NBC verisine göre Papa’nın net sempati oranı artı 34, Trump’ınki eksi 12 oldu.
Kasım ayındaki ara seçimler yaklaşırken bu sembolik gerilimin neden daha da önemli hâle geldiği ortaya çıkıyor. Kongre’de Cumhuriyetçiler Senato’da 53-45, Temsilciler Meclisi’nde 217-214 gibi dar bir çoğunluğa sahip. Bu kadar kırılgan bir dengede, özellikle kültürel ve dini hassasiyetlerin seçmen davranışını etkilediği bir iklimde, Papa ile karşı karşıya gelmenin maliyeti salt teorik kalmıyor.
Savaş Bakanı ve Pulp Fiction
ABD cephesindeki en çarpıcı figürlerinden biri de Savunma Bakanı Pete Hegseth. Dini sembolizmi doğrudan kullanıyor. İran’da düşürülen Amerikan askerlerinden birinin Paskalya döneminde kurtarılmasını “Bu Paskalya’nın mucizesi” diye çerçevelemesi, savaşı askeri kurtarma operasyonundan çıkarıp dinsel mucize anlatısına dönüştürdü. Bununla da kalmadı; Pentagon’da canlı ayin düzenledi. İncil’den bölüm okudu, okuduğu metnin İncil’e değil Pulp Fiction filmindeki ironik bölüme dayandığı ortaya çıktı.
“Mesaj disiplini ne kadar konuşacağını bilmek, nerede susacağını bilmek” anlamı taşıyor. Bu tanım, Papa 14. Leo ile Trump arasındaki temel iletişim farkını da gösteriyor. Redmont’un ifadesiyle Papa, sert konuştuktan sonra sustu; Trump ise çoğu zaman bu sınırı bilmiyor. Semboller savaşında bazen çok konuşmak değil, doğru yerde durmak daha etkili bir stratejiye dönüşüyor.
İran ve İsrail
İran ve İsrail de bu paralel cephede son derece yoğun bir dil kuruyor. Redmont, İran’ın Trump’a yönelik emojiler, yapay zekâ videoları, TikTok içerikleri ve sosyal medya dili konusunda “gerçekten çok uzman ellerden” çıkmış bir üretim sergilediğini söyledi. Bu tespit, notlardaki daha geniş çerçeveyle de örtüşüyor. Ayetullah Ali Hamaney’in çizgisinde savaş, yalnızca askeri saha mücadelesi değil; dünya kamuoyunun algısı üzerinde yürüyen bir meşruiyet mücadelesi olarak da sunuluyor. Yaklaşım “battle of narratives” diye tarif ediliyor.
İsrail tarafında ise daha çok varoluş, savunma ve kutsal tarih ekseninde bir çerçeve göze çarpıyor. Benjamin Netanyahu, “Amalek”, “Işığın çocukları ve karanlığın çocukları”, “Barış zamanı ve savaş zamanı” gibi dini ve ahlaki karşıtlıklar kuran referanslar kullandı; “Operation Rising Lion” gibi kod adlarla sembolizmi körüklüyor.
Örnekler birlikte okunduğunda, “Dil mi din mi?” sorusu incelikli bir anlam kazanıyor. Burada çıplak hâliyle dinin değil, dinin dil ve imge aracılığıyla yeniden paketlenmesinin, savaşın hizmetine sokulmasının ve hedef kitleye göre ayarlanmasının konuşulduğu görülüyor. Bir taraf “Tanrı böyle istiyor” diyor; öteki “İsa, savaşanların dualarını dinlemez” diyerek karşılık veriyor. Bir taraf “adil savaş”ı öne çıkarıyor; öteki “barış yapıcılar” vurgusunu kalkan gibi kullanıyor. Bir yerde “diriliş” ve “mucize” dili devreye sokuluyor; başka bir yerde bu dilin kutsalı kirlettiği söyleniyor.
Görünen o ki savaşın ikinci cephesi, kelimelerin, jestlerin, kostümlerin, tarihsel göndermelerin ve kutsal figürlerin arasındaki bu yoğun, hesaplı ve yüksek riskli mücadelede.
Bu nedenle asıl ihtiyaç, duyulan her sözü ya da görülen her imgeyi olduğu gibi kabul etmek değil; tam tersine, bunların hangi amaçla dolaşıma sokulduğunu çözmeye çalışmak. Savaş askeri cephaneyle değil; hafızayla, teolojiyle, estetikle, ritüelle ve duygusal tetikleyicilerle yürütülüyor. Kullanılan dil bazen gerçeği örten bir perde, bazen de gerçeği ele veren bir iz oluyor. Gazetecilik, iletişim okuryazarlığı ve kamusal akıl tam da bu noktada değer kazanıyor: Sembolü görüp arkasındaki niyeti okumak, sözü duyup hangi korkuya ya da hangi sadakate seslendiğini ayırt etmek, kutsalın ne zaman inanç alanından çıkıp siyasal silaha dönüştüğünü fark etmek gerek.