Büyük oğlunun! 50’nci yaşında piyasaya çıkarılan Melih Çelet’in yaşam öyküsünün anlatıldığı Olmazı Oldurmak, usta gazeteci ve yazar Nuri Çolakoğlu imzasını taşıyor, okuruna ilham veren satırlarla sesleniyor.
Hemen peşin peşin ifade edeyim. DESA’nın kurucusu Melih Çelet’in biri kız, diğeri erkek iki çocuğu var; Burak Çelet ve Burcu Çelet Özden. Yani bir erkek evlat sahibi. Peki, “başlıkta bahsi geçen büyük oğlan kim” diyebilirsiniz. Söyleyelim efendim; Çelet kardeşlerin bahsiyle büyük ağabeyleri, anne babalarının ilk çocuğu olarak nitelendirdikleri DESA şirketi. Babası Melih Çelet’in biyografi kitabı Olmazı Oldurmak’ın tanıtım toplantısında konuşan DESA CEO’su Burak Çelet, “Bu kitapta okuyacağınız DESA, aslında büyük ağabeyimdir; hepimizden önce o vardı” derken, kız kardeşi tıp profesörü Burcu Çelet Özden de “DESA bizim için sadece bir marka değil. Neredeyse ailemizin ilk çocuğu. Benimle, kardeşim Burak’la, annemle ve babamla birlikte büyüdü” ifadelerini kullanıyor.
Türkiye sanayisine ve perakende yaşamına yarım asrı geçen süredir hizmet üreten DESA’nın kurucusu Melih Çelet’in yaşam öyküsünü anlatan kitabı Olmazı Oldurmak, her okurunun hanesine önemli başlıklar koyuyor. Müthiş bir girişim öyküsü öncelikle. Bir kariyer yolculuğu aynı zamanda. Pes etmeyenlere, her ne olursa olsun çözüm bulanlara, esnaf tabiriyle “Bu ürün bizde yok” demeyenlere adanmalı. Sabır kelimesinin iş yaşamındaki karşılığı olarak, yüzlerce mektup yollanarak aranan müşteri adayları sürecine ilişkin de kullanılabilir. Üstelik bu mektuplar için, ilk sermayenin önemli bir kısmının pullara harcandığı da düşünülürse, müşterinin kıymetini bir ömür boyu bilenlere ithaf edilmesi de normal karşılanmalıdır. Amerika Birleşik Devletleri’nde alanının en büyük şirketine randevusuz gidilen, temsilcilik unvanıyla dönülen kararlılığın yolculuğu yanı sıra…
Bir hayalin peşinden koşma hâli. En sıkıntılı zamanda kurulan bir düşün peşinden koşma hâli üstelik. 94 krizinde, hiç sorumluluğu yokken, başı bankalarla derde giren bir vizyonerin, “dünya şirketi olma” hedefini ortaya koyduğu bir deli cesaret durumu anlatılan.
Belki tüm bunların bileşimi DESA’yı bugünlere getirdi. Eminönü’nde, İstanbul Ticaret Odası’nın talep listesinden doğdu. Bugün, yalnız sektörün devi İtalya’da üretim tesisi ve marka imajının gücü sayesinde en bilinen şirketler arasında yer alıyor.
“Olmazı Oldurmak felsefesi, aslında şirket kültürümüzün özünü oluşturuyor”
YAZIMIN bundan sonraki bölümünü DESA CEO’su Burak Çelet’e ayırmak istiyorum. Kitap, aynı zamanda yarım asrı geride bırakan bir üretici şirketin varlıklarını da konu ediyor yer yer. Burak Çelet’in, yıllarca kullanıldıktan sonra ömrünü tamamlayan alet ve ekipmanlardan, döneminde ellerden düşmeyen daktilodan hesap makinesine, deri ürünlerine, her türlü ambalajdan zamanının ruhunu bünyesinde toplayan reklam afişlerine uzanan geniş hacimli bir birikimin değerlendirilmesi üzerine hazırlanmış sorularıma verdiği yanıtları, aşağıdaki hâliyle aktaracağım:
Yarım asrı geçen bir şirket olarak, bu önemli faaliyet sürecinin şirket kültürü üzerindeki etkisini yorumlamanızı rica edebilir miyiz?
Yarım asrı aşan bu yolculuk, DESA’nın şirket kültürünü şekillendiren en temel mihenk taşıdır. Bu sürede edindiğimiz deneyim, yalnızca ticari bir birikim değil; aynı zamanda sarsılmaz değerler, derin bir sorumluluk bilinci ve güçlü bir kurumsal hafıza yarattı. Kitabımızın adında da vurguladığımız “Olmazı Oldurmak” felsefesi, aslında şirket kültürümüzün özünü oluşturuyor. Bugün DESA kültürü; zanaatkârlıkla teknolojiyi, gelenekle inovasyonu ve yerel değerlerle küresel vizyonu aynı potada eritebilen dinamik bir yapıya sahip. Bu uzun soluklu süreç, çalışanlarımızdaki aidiyet duygusunu pekiştirirken, markamızın güvenilir, dirençli ve sürdürülebilir duruşunun da harcı oldu. Bizim için şirket kültürü, geçmişten aldığımız mirası geleceğin yetkinlikleriyle harmanlayabilme becerisidir.
Yarım asırdan yaş alan bir şirketin, kurumsal yapısına, sektörüne ve/veya ülkesinin iş ve sosyal yaşamına katkı sunacak objelere sahip olmasını nasıl değerlendirirsiniz?
BU tür objeleri yalnızca geçmişe ait nostaljik izler olarak değil; kurumsal kimliğin, hafızanın ve toplumsal katkının somut kanıtları olarak görüyorum. Bir şirketin ilk daktilosundan ihracat belgelerine, üretimde kullanılan ilk dikiş makinelerinden ikonik tasarımlarına kadar her obje hem kurumun kendi evrimini anlatır hem de Türkiye’nin kapalı bir ekonomiden küresel bir oyuncu olmaya giden ekonomik ve sosyal dönüşümüne ışık tutar. Türkiye’nin en köklü sektörlerinden biri olan dericiliğin bir dünya markası yaratma serüveni, içinde büyük bir emek ve adanmışlık barındırıyor. Dolayısıyla bu objelerin korunması ve paylaşılması, sadece kurumsal bir arşivcilik değil, aynı zamanda gelecek nesillere ilham verecek bir sorumluluk projesidir.
Türkiye’de ve farklı ülkelerdeki dericilik müzelerine ilişkin tespitleriniz ve değerlendirmeleriniz nelerdir?
Müze kavramını, yalnızca geçmişin camekânlar ya da vitrinler ardında sergilendiği statik bir alan olarak değil; kültürel mirası bugünün diliyle geleceğe taşıyan, yaşayan ve etkileşimli bir platform olarak değerlendiriyoruz. Deri gibi insanlık tarihi kadar eski bir malzemenin hikâyesinin, müze gibi kalıcı yapılarla aktarılması sektörün itibarını artırırken, gelecek kuşaklar için de eşsiz bir bilgi kaynağı oluşturuyor. Dünyadaki başarılı dericilik müzelerini incelediğimizde gördüğümüz ortak payda; zanaatkârlığın inceliği ile teknolojik dönüşümün bir arada, bütüncül bir hikâye ile sunulmasıdır. Bu müzeler sadece nihai ürünleri değil; o ürünün arkasındaki emeği, üretim süreçlerini, inovasyonu ve kültürel arka planı ziyaretçiye hissettiriyor. Ayrıca sektörün sürdürülebilirlik yolculuğunu şeffaf biçimde ortaya koymaları, ziyaretçilerle kurulan bağı güçlendiriyor ve sektöre duyulan saygıyı artırıyor.
Türkiye’de ve/veya farklı coğrafyalarda bu alanda bir DESA Müzesi kurma fikrine yönelik düşüncelerinizi almak isteriz?
Bu fikri yalnızca bir dericilik müzesi olarak değil; Türkiye’de ve dünyada iletişimin, ticaretin ve yaşam biçimlerinin zaman içindeki dönüşümünü çok katmanlı bir anlatıyla sunacak bir yapı olarak ele alıyoruz. Bu yaklaşımımızın temel ilham kaynaklarından biri, DESA’nın 50 yıllık yolculuğunu anlatan; ülkemizde ve dünyada yaşanan ekonomik, ticari ve toplumsal gelişmelerle birlikte ele alan kitabımız için yürüttüğümüz kapsamlı görsel ve fiziksel arşivleme, içerik üretimi ve lansman sergisi çalışmaları oldu. Bu süreçte oluşturulan arşiv, yalnızca markamızın tarihini değil; sektörün, ticaretin ve gündelik yaşamın dönüşümünü de görünür kılan güçlü bir anlatı sundu. Deri sektörü özelinde bir dericilik müzesinin, sektörün deneyimini eğitsel, kültürel ve ilham verici bir perspektifle geleceğe aktaran, yaşayan bir platform yaratacağına inanıyoruz.
DESA’nın kültür-sanat konu başlıklarına yönelik geçmişten günümüze yürüttüğü faaliyetleri ve sorumluluk alanları oldu mu?
DESA, kurulduğu günden bu yana “deriyi sanata dönüştüren” bir vizyonla hareket ederken, kültür ve sanatı markanın DNA’sının doğal bir parçası olarak gördü. Tasarım odaklı yaklaşımımız, sanatla kurduğumuz bu köklü bağın en somut yansımasıdır. Ürünlerimizi birer kullanım nesnesi ya da giyilebilir bir eşya olmanın ötesinde, estetik değeri olan tasarım objeleri olarak ele alıyoruz. Bunun yanı sıra sanatçılarla gerçekleştirdiğimiz iş birlikleri (örneğin atık derilerin sanat eserine dönüştürülmesi gibi projeler), Milano Moda Haftası gibi uluslararası platformlarda Türk tasarımını temsil etmemiz, sanata ve kültüre verdiğimiz önemin göstergeleri. Sosyal sorumluluk tarafında ise sürdürülebilirlik odaklı yatırımlarımız, çevresel farkındalık projelerimiz ve müşterilerimiz adına gerçekleştirdiğimiz fidan bağışlarıyla topluma kalıcı değer katmayı önceliklendiriyoruz. Bizim için kültür, sanat ve sürdürülebilirlik birbirinden bağımsız başlıklar değil; birbirini besleyen ve markamıza derinlik kazandıran bir bütündür.
