Parlamentolar Batı Avrupa tarihinde kısıtlı bir zaman diliminde ortaya çıkan kurumlardır. Varlıkları vergi üzerindeki çekişmeye dayalıdır. İngiltere Merkez Bankası kurulduğunda ilk işi kralın ödeneklerini kontrol etmekti. Meclis ise vergiye ve savaşa –ki bunlar bağlantılıdır ve 12. Yüzyıl İtalyan şehir devletlerinde bile öyleydi- karar veriyordu. 1688 Muzaffer (Şanlı) Devrim (İngiltere) buraya götürmüştür. Götürmezse ne olur? Ya Fransa 1789 olur ya da siyasal iktidarın doğası onu daima gizemli bir haleyle çevirir ve daima egemenliğin kişiselleşmesine yöneltir. Esasen gücün/iktidarın her türü kişiselleşme eğilimi taşır. “Kolektif liderlik”, bir sis perdesi işlevini taşımadığı durumlarda, ya imkânsız bir melezdir –oxymoron- ya da güç/iktidar henüz kalıcılaşmamıştır. İktidarı çevreleyen hale ilahi olabilir ve doğrudan Tanrı’dan gelen bir güce dayandığı iddia edilebilir. Ya da monarkı –rejimin sembolü olan bireyi- yerleşik dinsel kurumların bir uzantısı konumuna yerleştirir. Söz konusu kutsallık rejim laikleştikçe ilahi/dinsel bir kutsallık olmaktan uzaklaşarak dünyevi/seküler bir kutsallık, sekülerleşmiş bir siyasal teolojinin yer değiştirmiş ruhu/aklı –raison d’état- haline dönüşür. Sonuçta iktidarın bir kişide somutlaşması tarihsel bir eğilimdir. Daha da ötesinde tarih bize öğretiyor ki iktidar kimdeyse onun dini geçerlidir. Cuius regio eius religio. Ama bu da bir yere kadar elbette.
Neden? Bir kişide –imparator/kral/prens/monark/şef/başkan- cismanileşme söz konusu kişinin –bireyin; body natural- tam anlamıyla mutlak otoritesi olduğu anlamına gelmek zorunda değildir. İki şekilde bu anlama gelmeyebilir. Ya monark optimizasyon yapan bir aktördür ve kısıtları dikkate alır. Ya da zaten kendisi de doğrudan doğruya bir “politik oyuncudur” ve optimizasyon diğer oyuncularla karşılıklı yapılır –oyun teorisi. “Taht oyununda” birden fazla oyuncu olabilir. İkinci olarak, monark danışma meclisleri ve hukuk aracılığıyla, dolayımlarla yönetir; bazen de monarkı zaten bu meclisler seçer. Veya monark birey olarak o kadar güçlü bir iradeye sahip olmayabilir ve gücünü “body natural” olarak değil “body politic” olarak elinde tutar. Nitekim konuşmayan veya konuşamayan, yazmayan veya yazamayan, hatta savaşamayan ama ofisini çerçeveleyen ideolojik kurgunun nitelediği şekilde bir tür “body politic” olarak hüküm sürebilmiş monarklar da var olabilmiştir. Öte yandan bazen değil “konuşmaması”, değil “savaşmaması”, monarkın “görülmemesi” bile mistik aura’yı korumak için gerekli görülebilir. Dignitas (toplumsal etki, sosyal statü, haysiyet ve şöhretin bileşimi olan bir sıfattır ve basitçe ‘onur’ tarafından karşılanamaz) ancak temperentia (temkinlilik, kendisine hâkim olmak) ile korunabilir. Kevin Sharpe Elizabeth I’in kendi imajını bizzat özel hayatını kamusallaştırmak suretiyle nasıl bir politik malzemeye dönüştürdüğünü, 18. Yüzyıl başına da Hanover hanedanından kraliçe Anne’ın nasıl oyun kartları üzerine bile basılan –oyun kartları aşağı sınıfın işleriydi- imajlarıyla popülerleştiğini anlatıyor. Fazla konuşarak dignitas, basılı imgelerin artması ve monarkın bizzat yazılı iletişim kullanmasıyla da –Henry VII- mistik aura kaybı yaşanıyordu. Monarkın kutsanması ve kutsallaştırılması 16. ve 17. Yüzyıllarla beraber –matbaanın etkisi ve bir kamuoyunun oluşması sonucu- göz önünde olma pahasına gerçekleşiyordu. Kraliçe Elizabeth I’in “virgin queen”, “fairy queen” oluşu özel hayatının sergilenmesi pahasına mümkün olabilmişti ki sergilenen özel hayatın gerçek özel hayat olup olmadığından bağımsız olarak bu böyleydi. Sergilenen özel hayat tümüyle kurgusal bile olsa önemli olan eylem özel hayatın sergilenmesi edimiydi.
Ancak monark aristokratik temsile göre seçilmiyorsa, modern zamanların kitle siyasetinde kendisine alan açarak şef konumuna geliyorsa kendisini yeni bir dille kuran bir aktör, ofisine “body politic” halesini kendisi konduran bir lider, giderek “body natural” olarak da egemen olan bir şef olarak belirir. Şeflik prensibi (Der Führung) sadece Nazilere veya diğer faşist ya da para-militer aşırı sağa özgü olmayıp daha genel bir nitelik taşır. Hatta “seçilmiş monark” veya “şef” kabul etmeyen yegâne siyasal sistemin Batı Avrupa’da şekillenen parlamenter demokrasi olduğunu söyleyebiliriz. Saf veya melez halleriyle diğer tüm sistemler baştan itibaren veya süreç ilerledikçe tek bir bireyin artan egemenliği altına girmeye eğilimlidir. Patrimonyalizm de neo-patrimonyalizm de buraya dâhil edilebilir. Bu noktada otoriterliğin dozu artar ve rekabet azalır ve limitte yok olur. Siyasala rekabetin ortadan kalkması gelişmelerin doğal sonucuysa şaşırmak mümkün değildir.