Hamaney’in öldürülmesi elbette hem sembolik olarak hem de siyaseten önemli bir gelişme. Ancak bu tip saldırılar İran’da rejimi hemen değiştirebilir mi? Herkes biliyor ki bu mümkün değil. O zaman hava saldırılarının rejimi değiştirecek güçte olduğuna inanan muhalifleri –sokakta ve eş zamanlı olarak rejimin içinde- harekete geçirmesi mi planlanıyordu? Bu da çok zor ve halkın çoğunluğunun rejimden hoşlanmasa bile bu şekilde yıkılmasına destek vermemesi, iktidarın pekişmesi daha yüksek olasılık. 1909’da da yabancı müdahalesi hoş karşılanmamıştı ama o zaman Rus askerlerini selamlayan Muhammed Ali Şah idi ve elbette sonuçta bu iş o şaha yaramadı. Peki, rejimi kökünden değiştirmek bu kadar zor ise ne amaçlanıyor olabilir? Daha da ileri bir soru şudur: Rejimi değiştirmek isteyen kimse var mı? Veya ABD, İsrail, Çin, Rusya, AB vs. gerçekten de rejimi değiştirmek istiyor mu? Yoksa daha “ılımlı” diye kodlanacak bir Ayetullah gelirse yeterli mi sayılacak? Şimdi yeni Ayetullah seçilecek ve muhtemelen kendileri de beş parçalı olan İran muhalefeti bekleyip görecek. Rejim değişikliği denen şey bundan mı ibarettir? Bir an için tarihe bakalım.
1908’in tek başına kalmış bir olay olmadığını, ortada bir burjuva devrimleri veya anayasal devrimler kuşağı olduğunu unutmamalıyız: 1905 Rusya; 1906 İran; 1908 Osmanlı; 1910 Meksika; 1911 Çin. Tarihsel bir dönemin, emperyalizmin büyük olaylarıydı. Anayasal devrimlerin Aydınlanma ile iç içe olduğunu, bizzat Anayasa teriminin Erken Aydınlanma ürünü olduğunu da unutmamalıyız. Bunları unutmamalı ve anayasal devrimler mecrasını Aydınlanma, aydın, intelligentsia kategorilerinin altını çizmeden kat etmenin mümkün olmadığını söylemeliyiz. Üstelik Osmanlı meşrutiyet basını da bu akrabalığın farkındaydı ve haliyle özellikle İran’la ilgilenmişti. 1908 sonrası basın İran’daki anayasacıları destekliyor ve istemeyerek de olsa meclisi açan eski şahın imzaladıktan sonra üç gün içinde ölümünden sonra başa geçen oğlunu gaddar, yobaz ve müstebit olarak gösteriyordu. Tebriz’in işgalinden ve İran’da anayasa istemeyen İngiltere ve Rusya’nın tavrı belli olduktan sonra, Tebriz’e gelen 12.000 Rus askerini selamlayan şahın İran halkının önemli bir bölümü tarafından gayrı milli görüldüğünü ekleyebiliriz. Osmanlı basını İran konusunda kuşkuluydu ancak çok net biçimde devrimi destekliyordu. İran’ın anayasal devrimi 1911’e kadar sürmüş sayılmakla beraber ülkenin dengeye gelmesi ancak 1925’te Pehlevi hanedanının başa geçmesiyle gerçekleşecekti. Osmanlı basınına göre yobaz müstebit şah İran halkının katiliydi. Bundan kötüsü Rus çarıydı.
Yani İran tarihindeki bu en büyük özgürlük hareketinde dengeye gelmek 19 sene sürmüştü. Bu olayda Şia var mıydı? Elbette vardı çünkü 1891 fetvasından sonra şahlar da anayasacılar da dinden destek almaya çalışmışlardı. Ancak bugünle karşılaştırmak mümkün değil çünkü her ne kadar dinden destek almaya da çalışsa şahı, kralı, çarı göndermek veya meclisi açtırmak başka, doğrudan örgütlü dinin yönettiği, Ayetullah’ın hem dini hem siyasi lider olduğu bir durumda bunu başarabilmek başka. Tıpkı 120 sene önce olduğu gibi bugün de ne Batı ne İsrail ne de Körfez İran’da bir cumhuriyet ister. Sünni kuşak elbette Şia’yı tercih eder çünkü bildiğimiz şekliyle cumhuriyet laiklik demektir veya yolu Aydınlanmaya açar. Adını cumhuriyet koymuş rejimlerden bahsetmiyorum; gerçek cumhuriyetlerden bahsediyorum. 18. Yüzyılda cumhuriyet ve demokrasi eş anlamlıydı: Amerikan devrimi belgelerinde demokrasi lafı geçmez çünkü cumhuriyet zaten demokrasidir.
Bugün kimse ama kimse İran’ın normal, eğitimli, laik ve cumhuriyetçi insanlar tarafından yönetilmesini istememektedir –veya en azından umurlarında değildir. Ne Çin ne ABD ne başka bir devlet bunu ister. Neden? İki nedeni var. Bir, herkese düşman lazımdır. İki, rejim gerçekten düşerse ortaya ne çıkacağını bilen yoktur. Mesela İsrail zaten İran’dan başka kendi saldırganlığını meşru göstermeye yarayacak bir düşman bırakmadı. İran da değişir, yüzünü Batı’ya döner ve İsrail ile sorunu kalmadığını söylerse bu kadar gaddarlık ve silahlanma nereye yönelecek? Düşmansız yapamayan rejimler için İran kaçınılmaz bir aynadaki akis oluşturuyor. Üstelik cumhuriyet ve demokrasi el ele giderse İran’ın geleceğinde öyle hemen bir denge olmayacak, toplumun yarısından fazlasını etkileyen Şia bunu kabul etmeyecektir. Bir de etnik grupların ayrılması olasılığı var. Suriyeleştirmek istemezler çünkü dünyanın üçüncü petrol, ikinci doğal gaz rezervine sahip bir ülkenin on yıl boyunca iç savaşa sürüklenmesi kimseye fayda sağlamaz. Emekli amiral eski NATO komutanı James Stavridis’in CNN International’da söylediği gibi şu an iktidarı alacak rejim dışında silahlı bir güç yok ve sahada güç yoksa rejim nasıl değişecek? En azından hem ticarette güçlü hem savunma sanayiine hâkim yaklaşık 200.000 kişilik köktendinci ve maddi refahını rejime borçlu Devrim Muhafızları çözülmeden köklü değişiklik mümkün değil. Bu olduysa veya oluyorsa –içeriden satın alma- analiz değişir tabii. Ancak şu anda bu aşırı bir iddia olur.
Öyleyse ABD ve İsrail ne istiyor? “Reformcu” (ne demekse), daha yumuşak, Çin ile bağını zayıflatan, nükleerden vazgeçen, Orta Doğu’da vekil grupları finanse etmekten tamamen cayan, zayıf ve diz çökmüş ama siyaseten dağılmamış, bölünmemiş bir İran mı istiyor? Rejimin kökten değişmesi değil uyumlu hale gelecek şekilde sivri uçlarını törpülemesi Batı için ideal çözüm olur. Bir anlamda buna “Venezuela çözümü” diyebiliriz. Bakalım bu çözüme uygun bir Ayetullah seçebilecekler mi?