Bugün İran’dan yükselen siyah duman, aslında çağımızın en sert gerçeğini görünür kılıyor: Fosil yakıtlarla yürütülen savaşlar, iklim krizini daha da derinleştiriyor, iklim krizi derinleştikçe de çatışmaların zemini daha kırılgan hale geliyor. İran savaşı bu yüzden yalnızca bir jeopolitik kriz değil; aynı zamanda fosil yakıt bağımlılığının güvenlik, ekonomi ve iklim üzerindeki etkilerini aynı anda açığa çıkaran bir kırılma anı.
İran’da süren savaş yalnızca bugünün askeri ve siyasi bilançosunu büyütmüyor; geride sınırları aşan, yıllara yayılabilecek çevresel ve iklimsel bir miras da bırakıyor. Bombalanan petrol depoları, yanan rafineriler, havaya karışan zehirli gazlar ve toprağa, suya karışma riski taşıyan kimyasal kalıntılar, modern savaşların artık sadece cephede yaşanmadığını bir kez daha gösteriyor. Bugün İran’dan yükselen siyah duman, aslında çağımızın en sert gerçeğini görünür kılıyor: Fosil yakıtlarla yürütülen savaşlar, iklim krizini daha da derinleştiriyor; iklim krizi derinleştikçe de çatışmaların zemini daha kırılgan hale geliyor.
Savaşın görünmeyen çevre faturası
Uzmanlara göre özellikle petrol altyapısına yönelik saldırılar yalnızca anlık yangınlar yaratmıyor, havaya yayılan kurum, sülfür bileşikleri, azot oksitler ve ağır metaller, daha sonra yağmurla toprağa ve suya geri dönerek uzun vadeli bir zehirli miras bırakabiliyor.
Reuters ve AP’nin aktardığına göre, İran’da petrol tesislerine yönelik saldırılar sonrasında kamuoyunda “siyah yağmur” olarak anılan kirlilik vakaları görüldü; Dünya Sağlık Örgütü de bu durumun solunum yolu hastalıkları, cilt tahrişi ve daha uzun vadeli sağlık riskleri doğurabileceği uyarısında bulundu.
Bu tabloya yalnızca çevre kirliliği açısından bakmak da yetmiyor. Çünkü savaşın iklim boyutu, doğrudan savaş makinelerinin kendisinde başlıyor.
Covering Climate Now’da yayımlanan “The Iran War Is Also a Climate War” başlıklı yazı, savaş ile iklim krizi arasındaki ilişkinin iki yönlü olduğuna dikkat çekiyor.
Savaşlar devasa miktarda sera gazı salımına yol açıyor; bu ek emisyonlar ise daha ölümcül sıcak hava dalgaları, kuraklıklar, fırtınalar ve geçim kayıpları yaratarak yeni istikrarsızlıkları besliyor.
Yazıda verilen örneklerden biri Rusya- Ukrayna savaşı: Bu savaşın yol açtığı emisyonların, Fransa’nın yıllık emisyonlarına eşdeğer olduğu belirtiliyor. Aynı metin, İngiliz istihbarat kurumları MI5 ve MI6’nın da ocak ayında yayımladıkları değerlendirmede, iklim bozulması ve biyolojik çeşitlilik kaybının kontrol altına alınmaması halinde gıda krizlerini, doğal afetleri ve salgınları artırarak mevcut çatışmaları büyüteceği ve yenilerini tetikleyebileceği uyarısında bulunduğunu aktarıyor.
ABD Savunma Bakanlığı dünyadaki en büyük kurumsal sera gazı salıcılarından biri
Aslında burada asıl çarpıcı olan soru şu: Bu bir petrol savaşı mı? İran’ın dünyanın en büyük üçüncü petrol rezervine sahip olması, bu soruyu daha da görünür kılıyor. Makale, ABD ile İran arasındaki tarihsel gerilimde petrolün uzun süredir merkezi bir unsur olduğuna işaret ediyor. Ancak metin, bugünden kesin biçimde “savaşın tek nedeni petrol” demek yerine, çok daha somut bir noktaya odaklanıyor: Bu savaş petrol olmadan yürütülemezdi.
Uçak gemileri, savaş uçakları, bombardıman sistemleri ve bunları ayakta tutan tüm askeri lojistik, devasa miktarda fosil yakıt tüketiyor. Oxford Üniversitesi’nden Neta Crawford’un çalışmalarına da atıfla, ABD Savunma Bakanlığı’nın dünyadaki en büyük kurumsal sera gazı salıcılarından biri olduğu, dünya ordularının toplam karbon ayak izinin ise dünyadaki ülkelerin büyük çoğunluğundan daha yüksek olduğu hatırlatılıyor.
İran savaşı bu yüzden yalnızca bir jeopolitik kriz değil; aynı zamanda fosil yakıt bağımlılığının güvenlik, ekonomi ve iklim üzerindeki etkilerini aynı anda açığa çıkaran bir kırılma anı.
“Yerel hasar” değil, bölgesel bir ekolojik güvenlik sorunu
Reuters’ın dün yayımladığı haberde BM İklim Şefi Simon Stiell, savaşın “fosil yakıt bağımlılığı konusunda acı bir ders” olduğunu söylüyor. Stiell, Avrupa’nın savaştan coğrafi olarak uzak olsa bile enerji fiyatları üzerinden ağır biçimde etkilendiğini, bunun da fosil yakıta dayalı enerji sistemlerinin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdiğini vurguluyor. Yani mesele yalnızca İran’da bombalanan tesisler değil; bu tesislerin bağlı olduğu bütün enerji düzeninin, iklim krizini ve jeopolitik kırılganlığı aynı anda büyüten yapısı.
Savaşın çevresel boyutunda en ürkütücü unsurlardan biri de etkilerinin sınır tanımaması. Guardian’ın uzmanlarla yaptığı değerlendirmeler, İran’daki petrol yangınlarından kaynaklanan kirleticilerin yalnızca saldırı bölgesiyle sınırlı kalmayabileceğini, rüzgar, yağış, su sistemleri ve bölgesel hava hareketleri yoluyla daha geniş alanlara yayılabileceğini gösteriyor. Bu da savaşın çevresel etkisini “yerel hasar” olmaktan çıkarıp bölgesel bir ekolojik güvenlik sorununa dönüştürüyor.
Fosil yakıt çağının savaşları yalnız cephelerde değil, akciğerlerde de iz bırakıyor
Savaşın karbon ayak izi, fosil yakıt bağımlılığı ve zehirli kalıntıları çoğu zaman manşetin dışında kalıyor. Ama, savaşın iklim boyutunu tali bir başlık gibi görmek mümkün değil. Çünkü bugün yanan bir petrol deposu, yarının hava kirliliği, su stresi, sağlık yükü, tarımsal kaybı ve daha fazla kırılganlık anlamına geliyor. İran savaşı, çağımızın iki büyük krizini aynı fotoğrafta buluşturuyor: Savaş ve iklim krizi. Biri insan eliyle aniden patlıyor, diğeri yine insan eliyle yavaş ama sürekli büyüyor. Ama ikisinin ortak noktası aynı: En büyük bedeli yine siviller, yoksullar ve kırılgan topluluklar ödüyor. Gökyüzüne yükselen duman da, yağan siyah yağmur da, artan enerji fi yatları da bize aynı şeyi söylüyor: Fosil yakıt çağının savaşları yalnız cephelerde değil, atmosferde, akciğerlerde ve gelecekte de iz bırakıyor.