Dünyada vaka incelemesi (case study) yöntemini akademik bir pedagojik araç haline getiren ve standartlarını belirleyen Harvard Business School (HBS), yaklaşık bir asırdır vaka yöntemiyle eğitim veriyor. Günümüzün karmaşık sorunlarını anlamak ve yarının karar vericilerini hazırlamak için yapılan bu incelemeler, gerçek hayattan alınmış bir durumu analiz ederek doğru cevabı değil, doğru karar verme sürecini öğretmeyi amaçlıyor.
Eğer sen bu kişinin yerinde olsaydın, şimdi ne yapardın?
Okuyucuyu pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp, doğrudan karar verici koltuğuna oturtan bu çalışmalarda katılımcıya; “bu koşullarda, bu risklerle sen ne yapardın” sorusu soruluyor. Liderliğin bilgiyle değil düşünme ve karar verme pratiğiyle geliştiği varsayımına dayanan bu yaklaşımın, son yıllarda sporcuları da vaka konusu olarak ele alması tesadüf değil. Baskının, rekabetin, performansın en saf laboratuvarında elit sporcuların kariyerleri, yalnızca fiziksel yeteneklerin değil, zihinsel dayanıklılığın, geçiş yönetiminin ve sürdürülebilir başarının da somut örnekleri arasında yer alıyor.
Lebron James, Roger Federer, David Beckham, Michael Phelps gibi üst düzey sporcular HBS’nin analiz ettiği vakalardan bazıları. 2025 yılında bu listeye Bayern Münich ve Almanya Milli Takımı’nın önemli oyuncularından Thomas Müller de dahil edildi. Müller’in çok yüksek atletik özelliklere sahip olmamasına rağmen gösterdiği üstün performans Harvard’ın ilgisini çeken kriterlerden bir tanesi. Klasik bir sporcu başarı öyküsünden ziyade yıldız oyuncuların neden ve nasıl başarılı olduklarına dair farklı bir bakış açısı sunan bu çalışma, özellikle doğuştan yıldızlık yerine sistemli farkındalık, doğru karar verme ve oyunu okuma gibi özellikler üzerine odaklanıyor.
Kulüp ve Milli takım düzeyinde kazanılabilecek tüm kupaları kazanan Thomas Müller’in futbol kültürüne kazandırdığı kavramın adı Raumdeuter (Alan Yorumlayıcısı). Savunmanın görmediği boşlukları görmek, doğru anda doğru yere koşmak, sahada oyunu açan biri olmak Müller’in en dikkat çeken özellikleri. Sporda fark yaratmak için en yetenekli olmak değil, doğru zamanda doğru kararı verebilmenin belirleyici olduğunu kanıtlamış olması kariyerinin “sıra dışı” olarak anılmasının ana nedeni olarak kabul ediliyor.
Becerinin başka alanlara transfer edilmesi
Müller’in kariyerinden dersler çıkaran, analiz yapan bu akademik içeriğin bir diğer önemli noktası, Müller’in spor kariyeri sonrasında ne yapabileceğini tartışmaya açıyor olması. Uzun süre tek bir rolle tanımlanmış biri, o rol zayıfladığında ne yapar? Olağanüstü bir başarıyı mümkün kılan hangi beceriler başka alanlara taşınabilir? Bu ve bunun benzeri soruların tartışmaya açılmasının amacı, spor, iş, politika, sanat fark etmeksizin ortak başarı, hatta sadece başarı değil başarı sonrası ayakta kalmanın prensiplerini görmek. Kariyerinde 13 Almanya şampiyonluğu, 2 Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu, 1 Dünya Kupası şampiyonluğu bulunan Müller’in performansı, karakteri ve değerleri bu tip sorulara cevap arayan bir inceleme için çok uygun.
Harvard Business School üst düzey sporcuların hangi kararlarla ayakta kaldığını, hangi becerileri farklı alanlara taşıyabileceğini tartışmaya açarken Türkiye’de durum ne? Ülkemizde başarılı sporcuların hikayeleri, belgesel ve biyografileri “nasıl başardı?” sorusundan öteye geçmiyor. Sporcu alkışlanır ya da eleştirilir fakat incelenmez. Türkiye’de spor kültürü büyük ölçüde kahramanlık hikâyeleri üzerine kuruludur. Çoğu zaman “olağanüstü yetenek” ya da “kişisel fedakârlık” ile açıklanan “başarı” kavramı ilham verir fakat model üretmez. Model üretmez çünkü yetenek kopyalanamaz. Oysa karar alma, rol bilinci, geçiş yönetimi ve zihinsel dayanıklılık öğrenilebilir becerilerdir. Harvard başarıyı kutsamak yerine öğrenme nesnesi haline getirirken, Türkiye sporcuya efsane muamelesi yapar. Halbuki asıl hedef, bir yıldız yaratmak değil, öğrenilebilir bir yol haritası üretmek olmalıdır.
Çıkan yıldız sporculardan ne öğrendiğimiz en az elit sporcu üretmek kadar önemli. Elde edilen başarıların, sadece alkışlanacak hikâyeler olarak değil, çözümlenmesi gereken bir kararlar bütünü olarak ele alınması gerekiyor. Belki de Türkiye’nin spor yolculuğunda atması gereken en önemli adım, daha yüksek sesle tezahürat yapmak yerine daha derinlikli sorular sormayı öğrenmektir.