İstatistikler spora başlayan çocukların %70'inin 13 yaşına gelmeden sporu bıraktığını söylüyor. Fenerbahçe Basketbol Takımının baş antrenörü Sarunas Jasikavicius, Socrates dergisinde Caner Eler’le yaptığı röportajında bu istatistiğe sebep olan önemli bir konuya değiniyordu: “Uzun, yoğun, taktik bilgiyle dolu antrenmanlar çocuğun spordan keyif almasını engelliyor. Oyun eğlencesini kaybediyor. Çocuklar antrenmana çıkmaktan, basketbola gelmekten, maç oynamaktan mutlu olmaları gerekir.“
Kısa süreliğine de olsa, Jasikavicius’un bu açıklamaları kendi içimizde yıllardır tartıştığımız alt yapı sorunlarını başka bir boyuta çıkardı. Röportaja yapılan yorumlardan anladığım kadarıyla, büyük bir çoğunluk Sarunas’la aynı fikirde fakat herkes konuya kendi tarafından bakıyor. Bir tarafta işini kaybetme korkusuyla çalışan antrenörler, bir yanda çocuğu için çırpınan veliler, bir yanda da hakemler, menajerler, kulüpler ve federasyon…
Peki herkesin kendi derdini anlatmaya çalıştığı bu sistemde çocuklar ne durumda? Neden bırakıyorlar sporu? Sadece okula devam edebilmek için mi? Bir zihniyet değişimine mi ihtiyaç var, yoksa daha fazla antrenman sahasına mı? Tarafların bir araya gelip ortak çözümler bulunmasına mı ihtiyaç var, yoksa alt yapı için maddi kaynak yaratılmasına mı?
Belki de başa dönüp kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Biz çocukları spora neden yönlendiriyoruz? Daha iyi bir sporcu olmaları için mi, yoksa daha mutlu, daha dayanıklı ve daha özgüvenli bireyler olmaları için mi? Eğer ikinci seçenek bizim için daha anlamlıysa, o zaman oyunun doğasına, keyfin merkeze alındığı bir alana geri dönmemiz gerekiyor. Jasikevicius’un işaret ettiği nokta da tam olarak bu: Çocuk spora geldiğinde mutlu olmalı.*** Bu tespitler sadece sporun içinden gelen insanların yaptığı çıkarımlar değil. American Academy of Pediatrics ve National Alliance for Youth Sports gibi kurumların raporları da çocukların spora devam etmesinde keyif almanın, kazanma ya da performanstan daha belirleyici olduğunu ortaya koyuyor.
Çocukların sporu bırakması bir kader değil
Bir çocuk sporda kalır mı, bırakır mı…? Çoğu zaman bunun cevabı çok basit üç duyguda saklı: Çocuk kendini gelişiyor hissediyor mu? Takımın gerçekten bir parçası olduğunu biliyor mu? Ve en önemlisi, bunu kendi istediği için mi yapıyor? Eğer bu üçü varsa, çocuk zaten sahaya koşarak geliyor. Ama bunlardan biri eksikse, antrenman bir süre sonra keyifli bir oyun olmaktan çıkar ve yapılması gereken bir görev haline gelir. O noktadan sonra da ne kadar iyi program yaparsanız yapın, çocuğu sahada tutmak zorlaşır.
Ne yazık ki sahada çoğu zaman bu yukarda yazdıklarımızın tam tersini görüyoruz. Bilgi yükleme yarışına dönüşen antrenmanlar, her hataya bağıran antrenörler, tribünlerden sahaya müdahale eden veliler ve daha da önemlisi, sevildiğini performansına bağlayan, “iyi oynarsam değerliyim” denklemine sıkışan çocuklar. Özgür bir oyun alanından daha çok, kazananın her zaman haklı olduğu bir arenaya dönüşen spor müsabakaları…
Aslında sistem sporcu yetiştiriyor fakat sporu ne kadar geniş bir kitleye yayabiliyoruz? Bugün birçok yetenekli çocuk, fiziksel yetersizlikten değil, duygusal yorgunluktan sporu bırakıyor. Bu kayıp; kulüp için kayıp, çocuk için kayıp, ülke için kayıp. Türkiye şartlarının zor olduğunu inkâr etmek mümkün değil fakat çocukların sporu bırakması da bir kader değil. Belki de çocukları sporda tutmanın sırrı daha fazla öğretmekte değil, bazen biraz geri çekilip onların oyunu yeniden keşfetmesine ve sevmelerine izin vermektedir.