Geçen hafta Türkiye’de gelir dağılımınındaki bozukluğun ana sebebini sermaye-işgücü-rant arasındaki gelir bölüşümünde işgücünün aldığı payın “anormal” düşük olmasına bağlamıştım. (Gelişmiş ülkelerde bu oran %60’larda ve Çin gibi yeni gelişmiş bir ekonomide bile %50’lerde iken Türkiye’de bu oran %35 ile “hiç gelişmemiş ülkeler” ile aynı seviyededir.) Bu oranı yüksek tutmak ancak işçi haklarının güçlü bir şekilde temsil edildiği sosyal demokratik rejimlerde, veya Çin gibi merkezi planlamanın egemen olduğu ve sermayenin yönetim üzerinde baskı kuramadığı rejimlerde mümkün olabilir.
Burada, can alıcı siyaset bilimi sorusu şu olmalı: Demokratik bir rejimde neden iktidardaki partiler ülkedeki gelir bölüşümünü düzeltmeye çalışmaz, ve sermaye (ki bu “sermaye” giderek fiziki sermayeden “finans” sermayesine dönmüş durumda) lehine kararlar almaya devam ederler? Sonuçta kitlelerin refahını artırmak, demokrasilerde daha fazla oy kazanmak anlamına gelir. Mantık iktidarın tabanını güçlendiren bir siyaset izlemesini emreder, ama gel gelelim ki fiiliyatta durum çoğu zaman öyle değildir. (Ki, Batı demokrasilerinde bile refah toplumu şiarının terk edilmesiyle, Gini katsayısında artışlar yaşanmaktadır.)
Ben bu anormal durumu büyük ölçüde siyasetin ekonomideki güç odakları tarafından doğrudan veya dolaylı olarak rehin alınmasına bağlıyorum. Bu bağlamda öncelikle temsili demokrasilerde “seni temsil edenler kimdir?” sorusuna cevap vermek gerekir. Eğer bunların çoğunluğu sermaye ile ilişkili “işadamı” kimlikli kişiler ise, veya bu kimlikteki kişilerle güçlü bağları var ise, bunlar kendi aleyhlerine gördükleri ve işgücü sınıfına daha çok pay ve güç verecek politikalara doğal olarak destek vermezler. Keza, en azından gelir dağılımını dengelemek için gereken daha adil, eşitlikçi ve kapsayıcı bir vergilendirme politikasına da hiç sıcak bakmazlar. Bu durum temsili demokrasinin yapısal bir problemidir. Temsilciler ne kadar sermayeden uzak kalırlarsa, o kadar doğru kararlar alabilirler. (Yakınlarda, Elon Musk bile siyasi yozlaşmayı önlemek için “milletvekillerine 1’er milyon dolar verilsin” şeklinde naif bir öneride bulunmuştu.)
Tamam, işgücüne hakettiği payı vermiyoruz, ve kitleler de sesini çıkartmıyor. Güzel. O zaman “reel ücretleri düşük tutalım > daha rekabetçi olalım > sermaye birikimi sağlayalım > özel sektör verimliliği artırıcı yatırım yapsın > yüksek kalkınma hızına ulaşalım” stratejisi neden Türkiye’de bir türlü çalışmıyor? Birinci neden, aslında sağlıklı ve hızlı kalkınma için milli gelir dağılımının da eşitlikçi olması gerektiğidir. (Tüketici kredilerinin devreye sokulmasının ana nedeni de bu dağılım bozukluğu nedeniyle orta sınıfların gerileyen alım gücünü artırmak.)
İkinci neden ise daimi kötü iktisadi yönetimler nedeniyle yukarıdaki zincirin bile çalışmamış olmasıdır. Ülkelerin sanayileşmelerinin ilk dönemlerinde, bir geçiş sürecinde, işgücü payının bastırıldığı böyle bir yaklaşım işe yarayabilir. Ancak, eğer ekonomi 5 yılda bir krize giriyor, enflasyon kontrol altına alınamıyor, işverenin yatırım sürecinde önünü görebileceği bir ortam sağlanamıyor, kalkınma stratejileri ve buna bağlı teşvik politikaları doğru ve adil bir şekilde düzenlenmiyorsa, sermayedar kesimin kendi birikimlerini koruyan ancak ekonominin geneli için zararlı kararlar almasını ve sermaye sınıfına sağlanan “fazla” gelirin sistem dışına sızmasını yadırgamamak gerekir. Bu gelirin nerelere gittiğini anlamak için, son yirmi yılda Türk ekonomisinde meydana gelen üç büyük sızıntıya bakmalıyız:
- Gayrimenkul ve İnşaat Bataklığı: Fazla gelirin büyük bir kısmı, özellikle inşaat olmak üzere, verimsiz varlıklarda sabit sermaye oluşumuna yönlendirildi. Yüksek enflasyon ve istikrarsız bir para birimi ortamında, Türk sermayedarları betonu "güvenli" bir iç riskten korunma aracı olarak gördüler. Sonuç: Ar-Ge veya ileri imalata yatırım yapmak yerine, sermaye alışveriş merkezlerine, lüks konutlara ve "mega projelere" aktarıldı.
- Parasal servetin korunması amacıyla fazla getirinin büyük bir kısmı döviz ve altına dönüştürüldü. Enflasyon ve negatif faize dayanan finansal baskılama politikaları karşısında bu rasyonel bir servet korumasıdır. Ancak ekonomi için bu atıl sermayedir. DTH’ta veya altın kasasında duran servet, bir fabrika inşa etmez veya bir işçiyi eğitmez.
- Yasal ve siyasi altyapı endişeleri nedeniyle, sermaye çıkışı (ya da “kaçış”ı mı diyelim?) tercih edilen bir yatırım stratejisi haline geldi. Bazı Türk firmaları yurtiçi fazlalıklarını yabancı ülkelerde yatırım yapmak için kullandılar. Bu, bu elde edilen birikimlerin artık Türk işgücü ve ekonomisine yeniden yatırım yapmak yerine yabancı ekonomileri beslediği anlamına gelir. Tabii, sadece tüzel kişiler değil, servet sahibi bireyler de bir kısmı Net Hata ve Noksan kaleminde de izlenen yurtdışındaki offshore hesaplara ve yabancı gayrimenkullere giderek artan boyutlarda yatırımlar yapmaktalar.
Gelinen bu durumdan sermayedarları ve servet sahiplerini suçlamak kolay. Ancak, asıl sorun onları bu alanlara iten yanlış, miyopik ve kliyantelist politikalar olmasın?