ÖNDER YILMAZ - FOYDER YÖNETİM KURULU BAŞKANI
Türkiye ekonomisinin önündeki yapısal sorunlardan biri, bankaların bilançolarında biriken takipteki alacaklardır (NPL). Bu alacaklar yalnızca bankaların kârlılığını değil, daha önemlisi kredi verme kapasitesini sınırlar; sermayeyi kilitler, risk iştahını düşürür ve parasal aktarım mekanizmasını olumsuz etkileyerek para politikasının reel sektörü etkileme gücünü zayıflatır.
Bugüne kadar bu sorun iki yöntemle yönetilmeye çalışıldı: Birincisi, bankaların kendi iç süreçleri çerçevesinde, Finansal Yeniden Yapılandırma Çerçevesi kapsamında ya da mahkeme içi bir yapılandırma süreci olan konkordato yoluyla çözüm üretmek. İkincisi ise artık tahsil imkânı da kalmadığında, bu alacakları bilanço dışına çıkararak mümkünse Varlık Yönetim Şirketlerine (VYŞ) belirli bir iskonto ile satmaktı.
Bu iki yapıyı kısaca bilanço içi yöntemler ve bilanço dışı yöntemler olarak da adlandırabiliriz. Türkiye için daha sağlıklı, piyasa temelli ve sürdürülebilir bir üçüncü yol olduğunu düşünüyorum. Bu yol, VYŞ’lerin bankalardan devralacağı sorunlu kredileri, Sermaye piyasası düzenlemeleri çerçevesinde, SPV yapıları içinde menkul kıymetleştirerek yatırımcılara sunmasıdır. Yani NPL’leri bir “bankacılık yükü” olmaktan çıkarıp, şeffaf ve fiyatlanabilir bir sermaye piyasası ürününe dönüştürmek. Böylece “donuk alacak” olarak tanımladığımız ve bankalar için yük oluşturan bu varlıklar, finansallaştırılmış olacaktır.
16 Ekim 2021 tarih ve 31630 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Sermaye Piyasası Kurulu’nun Varlığa veya İpoteğe Dayalı Menkul Kıymetler Tebliği’nde yapılan değişiklik ile birlikte artık; VYŞ’lerin bankalardan devraldığı alacakların fon portföylerine alınabilmesine ve menkul kıymetleştirilebilmesine açıkça imkân tanınmaktadır.
Mevcut vergisel sıkıntıların giderilmesi önem taşıyor
Burada düzeltilmesi gereken bir hususu da paylaşmakta yarar var.
Devraldığı varlıklarını fon portföyüne devreden kaynak kuruluşun VYŞ olduğu varlığa dayalı menkul kıymetlerin (VDMK), mevcut haliyle yalnızca yurt dışında satılabiliyor olması, bu mekanizmanın gelişimini sınırlamaktadır. Kanımca bu tür ihraçların yurt içinde ve Türk Lirası cinsinden de yapılabilmesi gerekir. Ayrıca, uzmanların malumu olduğu üzere, mevcut vergisel sıkıntıların giderilmesi de büyük önem taşımaktadır.
NPL satışları zaten BDDK gözetiminde yıllardır yapılmaktadır. Ancak mevcut durumda VYŞ’ler genellikle “son durak” olarak devreye girmekte ve daha çok tahsilat (collection) sürecinde rol almaktadır. Oysa devredilecek donuk alacakların, teminatlı alacakların ve hatta yakın izlemedeki bazı kredilerin, menkul kıymetleştirme ile birlikte, eğer operasyonları devam eden bir işletmeye aitse; banka dışındaki bir yapı olan VYŞ yönetimindeki bir SPV içinde yeniden yapılandırılması mümkün olacaktır.
Yapılandırma sürecindeki temel hedef, belirli bir süre içinde ilgili şirketin operasyonel kârlılıkla bu borçlarını ödeyebilmesi ya da şirketin satışı yoluyla tahsilatın gerçekleştirilmesi olabilir. Her bir şirketin hikâyesinin farklı olması beklenmelidir.
Yabancı yatırımcı açısından kur riski de söz konusudur
Yatırımcılar -özellikle yabancı yatırımcılar- için bu SPV’nin mal varlığının icra ve iflastan ayrı tutulması ve portföyün “çitlenmesi” mekanizmalarının bulunması, yani bankruptcy remoteness ve ring-fencing ilkelerinin korunması hayati önem taşır. Böylece, SPV’nin sahip olduğu varlıklar, kurucu veya kaynak şirket VYŞ’nin iflas riskinden korunmuş olacaktır. Elbette yabancı yatırımcı açısından kur riski de söz konusudur. Ancak belki de en önemli risk ve iştah azaltıcı unsur, icra ve iflas süreçlerimizin uzunluğudur.
Dünya Bankası’nın 2020 tarihli Doing Business raporunda, “Resolving Insolvency” başlığında 120’nci sırada yer almamız, bu alandaki yapısal sorunun açık göstergesidir.
Oysa SPK’nın ihraç konusunda yapacağı küçük bir değişiklik ve sistemi çalıştıracak bazı tamamlayıcı hukuki düzenlemeler çerçevesinde, piyasa dostu ve sürdürülebilir bir çözüm mekanizması hayata geçirilebilir.
Önerilen modeli kısaca şöyle gösterebiliriz:
Banka-Varlık Yönetim Şirketi-SPV/Fon-Menkul Kıymet-Yatırımcı
Banka, sorunlu krediyi varlık yönetim şirketine satar ve bilançosundan gerçek anlamda çıkarır. VYŞ bu portföyü bir SPV’ye devreder. SPV, alacakların yaratacağı nakit akışına dayalı olarak farklı risk seviyelerinde menkul kıymetler ihraç eder: senior, mezzanine ve junior tranşlar.
En riskli junior dilimi VYŞ’nin kendisinin tutması mümkündür; böylece literatürde “skin in the game” olarak adlandırılan, süreci yöneten tarafın da riske ortak olması sağlanır. Yatırımcı ise kendi risk tercihine göre bu menkul kıymetleri satın alır.
Özellikle daha kaliteli kesimi temsil eden senior tranşlar için, sınırlı bir sigortalama veya kamusal garanti mekanizması, menkul kıymetin kalitesini ve yatırımcı ilgisini artırabilir.
Böyle bir yapının işler hale gelmesi hem mikro hem makro düzeyde önemli faydalar üretir.
Öncelikle işlemler piyasa disiplini içinde gerçekleşeceği için gerçek bir fiyat keşfi oluşur. NPL’ler idari kararlarla değil, piyasa tarafından fiyatlanır. Hangi dosyanın ne kadar değer ettiği, hangi riskin hangi getiriyle alıcı bulduğu açıkça görülür.
Diğer taraftan yabancı sermaye için yeni bir kapı açılır. Dünya genelinde distressed asset fonları, emeklilik fonları ve sigorta şirketleri bu tür ürünlere aşinadır. Türkiye NPL’leri doğru yapı içinde sunulduğunda, “bankaların sorunu” olmaktan çıkar; küresel yatırımcının getiri aradığı bir varlık sınıfına dönüşür.
Bu portföyler, zamanla daha da uzmanlaşacak VYŞ’ler eliyle yönetildikçe hem verimlilik artacak hem de kurtarılabilecek şirketlerin bankalar dışında yapılandırılmasının önü açılacaktır. Böylece VYŞ’ler yalnızca tahsilat yapan yapılar olmaktan çıkarak, ekonomiye daha fazla değer katan yeniden yapılandırma platformlarına dönüşecektir.
Sorunlu alacakları bilançolardan çıkarmak bir temizliktir
Bankalar sermaye yeterlilik oranlarını rahatlatır, kredi verme kapasitesi artar. Reel sektör daha erişilebilir finansmana kavuşur. Makro düzeyde ise kredi kanalı yeniden çalışır, finansal istikrar güçlenir ve ülke risk primi üzerinde kalıcı bir iyileşme zemini oluşur.
Zamanlama açısından da doğru noktadayız. Küresel yatırımcının getiri arayışında olduğu bir dönemdeyiz. Kriz patladıktan sonra değil, kriz oluşmadan önce hareket etmek en ucuz ve en etkili yoldur. Sorunlu alacakları bilançolardan çıkarmak bir temizliktir. Onları sermaye piyasası ürünü haline getirmek ise bir dönüşümdür.