DR. MUSTAFA ADIGÜZEL - FİNERA ARAŞTIRMA GENEL MÜDÜRÜ
Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın, Türk sanayisinin mekânsal planlamasını yeniden kurgulayan “Mega Endüstriyel Bölgeler” hamlesini, zamanlaması açısından hayati buluyorum. Samsun-Mersin hattı başta olmak üzere belirlenen yeni koridorlarda, mevcut OSB’lerin 11 katı büyüklüğünde, liman ve demir yolu entegrasyonuna sahip bu alanlar, sıkışan Marmara sanayisi için kuşkusuz bir nefes borusu olacaktır.
Ancak bu devasa projeyi konuşurken, konuyu sadece harita üzerinde yer belirlemek ve arazi tahsis etmek olarak görürsek, tarihi bir fırsatı kaçırırız. Unutmayalım ki; bugün atılacak yanlış bir adım, Türk sanayisini 30 yıl boyunca yanlış bir coğrafyaya ve verimsiz bir modele kilitleyebilir.
Bu nedenle Mega OSB projesi, Türkiye’nin sadece sanayi haritasını değil, sanayi yapısını ve zihniyetini değiştirecek radikal bir reform paketi olarak kurgulanmalı.
Sahadan bir not: Büyüklük algımız değişmeli
Son bir yıldır Anadolu’nun dört bir yanında yüzlerce sanayicimizle bir araya gelme, fabrikalarını gezme şansım oldu. Bu sohbetlerde dikkatimi çeken ortak, acı bir gerçek var: Marmara hattı dışına çıktığımızda sanayicinin büyüklük tanımı ne yazık ki hala “inşaat” odaklı. Kendini tanıtırken; “Şu kadar metrekare kapalı alanım var, şu kadar çalışanım var” cümlesiyle başlıyor söze.
Oysa 2026 dünyasında rekabet, metrekare başına düşen betonla değil, metrekare başına düşen katma değerle ölçülüyor. Verimliliğin konuşulmadığı yerde, 10 bin metrekarelik fabrika, betondan ibarettir. İşte “Mega OSB” projesi, sanayicimizin bu zihniyet dönüşümünü sağlaması için fiziksel bir kaldıraç olabilir.
80’lerin OSB’si değil geleceğin ekosistemi
1980 ve 90’ların OSB mantığı; elektrik, su ve yolu sanayicinin ayağına getirmek üzerine kuruluydu. O günün “yokluk” şartlarında bu devrimseldi. Ancak bugün kuracağımız Mega OSB’ler, sadece altyapı sunan değil, “teknoloji, vizyon ve kolaylık” üreten merkezler olmak zorunda.
Singapur ve Çin örneklerindeki “görünmez altyapı”
Singapur’daki Jurong İnovasyon Bölgesi’ne veya Çin’deki Suzhou Endüstri Parkı’na baktığımızda kritik bir fark görüyoruz: Bu bölgelerde devlet, ‘arsa tahsis eden’ değil; ekosistemin mimarı rolündedir.
Ancak burada bir parantez açıp madalyonun diğer yüzüne de bakmalıyız. Jurong ve Suzhou örneklerini hedef alırken, onların başarısının arkasındaki görünmez altyapıyı da hatırlamalıyız: Singapur’un sarsılmaz hukuk devleti güvencesi veya Çin’in neredeyse sınırsız devlet kapasitesi ve iç pazar büyüklüğü. Mega OSB’lerimizin küresel bir cazibe merkezi olması, sadece fiziki altyapı ve teşviklerle değil, “yargı bağımsızlığı”, “fikri mülkiyetin korunması” ve “yatırımcı güvenliği” gibi soyut ancak çok daha kritik kriterlere bağlıdır. Korumacılığın yükseldiği bir dünyada, bu parkları “ithal teknoloji montaj alanı” olmaktan çıkarıp gerçek bir “inovasyon ekosistemi” yapmak, inşaat yapmaktan çok daha zorlu, diplomatik ve hukuki bir reformu gerektirir.
Mega dönüşüm için 4 radikal öneri
Yeni yapılar için birçok düzenleme ve kural getirilmesi gerekiyor. Elbette burada hepsini sıralamam mümkün değil ancak 4 kritik konuyu açmak istiyorum.
Mega OSB’ler, içine giren herkesin kabul edildiği yapılar değil; kuralları, standartları ve vizyonuyla bir “Sanayi Süper Ligi” olmalı. İşte bu dönüşüm için masaya yatırmamız gereken 4 öneri:
- Lisanslı mavi yaka dönemi: Türkiye’nin en büyük sorunu ara eleman değil, “aranan eleman”ın niteliğidir. Mega OSB’lerde çalışacak teknik personel için, tıpkı mali müşavirlerin SMMM ruhsatı veya doktorların diploması gibi, zorunlu bir uygulama sertifikasyonu ve lisanslama sistemi getirilmeli. Bu sistem iş gücünü dışlamak için değil, emeğin değerini korumak için tasarlanmalı. Sertifikalı personel için özel maaş alt sınırları ve vergi avantajları tanımlanmalı. Nitelikli emeği korumadan, nitelikli ürün üretemezsiniz. Tüm dünyada ekonomik sıçramanın temelinde beşerî sermayenin artırılması var. Ancak kağıt üzerinde değil, uygulamada.
- Seçici giriş-Verimsizliğe yer yok: Bu bölgelere giriş, “parası olanın arsa aldığı” bir sistemle olmamalı. Mega OSB’ye giriş; ihracat oranı, Ar-Ge harcaması ve kurumsal yönetim skoru gibi bilanço ve verimlilik kriterlerine bağlanmalı. Düşük teknolojili, katma değeri zayıf üretim yapanlar bu bölgelere alınmamalı. Mega OSB’ler, “Zombi” şirketlerin taşındığı bir rehabilitasyon merkezi değil; şampiyonların yarıştığı bir arena olmalı.
- Tek nokta yönetimi- “Dijital kamu kampüsü”: Sanayicinin en büyük kaybı zaman ve bürokrasi. Her bir Mega OSB’nin merkezinde, tüm kamu kurumlarının (Vergi Dairesi, SGK, Gümrük vb.) tek çatı altında toplandığı bir “Kamu Kampüsü” kurulmalı. Ancak bu kampüsler fiziki olduğu kadar dijital de olmalı; sanayici tek ekranda tüm izin süreçlerini izleyebilmeli. Devlet, sanayicinin ayağında ve çözüm ortağı konumunda olmalı.
- Taşınana değil, dönüşene destek: Teşvik sistemi ezber bozmalı. Sadece mevcut tesisini taşıyana değil, bu bölgelerde sıfırdan yatırım (greenfield) yapacak girişimciye odaklanılmalı. Mevcut tesisini taşıyacak olana ise teşvik, sadece kapasite artışı ve teknoloji sıçraması varsa verilmeli. Kuruluş aşamasındaki nakit akışı baskısını kırmak için, sıfırdan yatırımlara ilk 1-2 yıl tam Vergi ve KDV istisnası gibi agresif muafiyetler tanınmalı.
Uygulama sınavı: Şampiyonlar ligi mi, tanıdıklar ligi mi?
Bu radikal önerileri masaya koyarken, Türkiye’nin siyasi ve bürokratik gerçekliğini görmezden gelemeyiz. “Seçici giriş” veya “lisanslı mavi yaka” gibi mekanizmaların tarafsız ve şeffaf işleyebilmesi, bu projenin en can alıcı meselesidir. Tarihsel tecrübemiz, iyi niyetle hazırlanmış kuralların, siyasi veya yerel çıkar ağları tarafından esnetilebileceğini gösteriyor. Mega OSB’leri bir “Sanayi Süper Ligi” yapmak istiyorsak, öncelikle “hakem”in mutlak tarafsızlığını sağlayacak bağımsız bir yönetişim modeli inşa etmeliyiz. Aksi takdirde, bu lig, “şampiyonlar ligi” değil, “tanıdıklar ligi”ne dönüşme riski taşır.
Faturayı kim ödeyecek?
Öte yandan, önerdiğimiz agresif teşvikler (tam vergi muafiyetleri gibi) ve devasa altyapı yatırımlarının makroekonomik bir maliyeti olacaktır. Daralmakta olan vergi tabanı düşünüldüğünde, sıfırdan yatırımcıya sağlanacak muafiyetler, kamu maliyesinde nasıl telafi edilecek? Bu proje, “yatırımı çekip büyümeyi hızlandırarak” uzun vadede vergi gelirini artırabilir mi, yoksa kısa vadede mali dengesizliği derinleştirir mi? Finansman modeli, Merkez Bankası kaynaklarına yüklenmeden, uluslararası sermayeyi ve özel sektörü sürece dahil ederek, enflasyonist baskı yaratmayacak şekilde kurgulanmalıdır. Sanayiyi kurtarayım derken, makroekonomik istikrarı tehlikeye atmamalıyız.
Betonun ötesinde: Toprak ve insan
Son olarak, “Anadolu’nun kaderini değiştirme” iddiası, sadece ekonomik göstergelerle ölçülemez. Bu devasa yapılar, yerleşik tarım arazilerini, su havzalarını ve doğal yaşamı nasıl etkileyecek? Getireceği nüfus baskısı, bölgedeki konut, eğitim ve sağlık altyapısını taşıyabilecek mi? “Mega” olan sadece OSB’ler değil, potansiyel sosyal ve çevresel maliyetleri de olabilir. Bu nedenle, projenin fizibilitesi yalnızca finansal değil, aynı zamanda tam kapsamlı bir çevresel ve sosyal etki değerlendirmesi üzerinden yapılmalıdır. Aksi takdirde, yarattığımız ekonomik değer, telafisi güç ekolojik ve toplumsal yıkımla gölgelenebilir.
Sonuç: Kaderimizi kendi ellerimizle çizeceğiz
Devletin görevi artık sadece yol ve su getirmek değildir; devletin görevi, firmaların küresel rekabette elini güçlendirecek o “görünmez altyapıyı”, yani vizyonu kurmaktır.
Eğer Mega OSB’lerin harcına betonu değil de bu “aklı” katarsak; işte o zaman Anadolu’yu sadece bir üretim üssü değil, küresel bir cazibe merkezi haline getirebiliriz. Unutmayalım; Mega OSB’ler, Anadolu’nun kaderini değiştirebilir; ancak bu değişimin olumlu yönde olması, yalnızca akılla değil, aynı zamanda şeffaflıkla, hesap verebilirlikle, sosyal adaletle ve ekolojik dengeyi gözeten bir sorumlulukla tasarlanmasına bağlıdır. Aksi takdirde, betondan daha ağır hataların altında kalabiliriz.