2007’den 2025’e toplam hanehalkı sayısı yüzde 51.54 artarken çocuklu eşlerden oluşan hane sayısı 18 yılda sadece yüzde 0.78 arttı. Buna karşın yalnız yaşayanların sayısı yüzde 379,9, genelde parçalanmış aileleri temsil eden tek ebeveynli çocuklu aile sayısı yüzde 163,6 arttı.
2025, “Aile Yılı” ilan edilmişti, şimdi de 2026-2035 dönemi “Aile ve Nüfus On Yılı” ilan edildi. Ana mesele, toplam doğurganlık hızındaki olağanüstü düşüş.
Toplam doğurganlık hızı, yani ortalama her bir kadının ömrü boyunca doğurması beklenen çocuk sayısı 2024 yılı itibarıyla 1,48 seviyesine kadar düşmüş durumda. Nüfusun kendini yenileyebilmesi yani artmak bir yana seviyesini koruyabilmesi için bu rakamın istatistiksel olarak 2,1 olması gerektiği hesaplanıyor. Sonuç olarak Türkiye, hızlı bir nüfus kaybı süreci ile karşı karşıya.
Nüfus azalması, ekonomisi emek yoğun sektörlere, rekabeti ucuz işgücüne dayanan ve uluslararası arenada en iyi ihraç ürününün ordusu olduğu düşünülen bir ülke için alarm verici bir durum. İstihdam oranının düşük olması ve kayıt dışının yaygın olması da sosyal güvenlik sistemini tehdit eden bir faktör.
Aile ve Nüfus On Yılı sunumlarında iktidarın buna karşı ne kadar aktif politikalar yürüttüğü vurgulanırken, sorumlu olarak “cinsiyetsizleştirme” başta olmak üzere “global zararlı akımlar” gösterildi. Ayrıca “bireyselleşme, insan hakları ve özgürlük söylemlerini araçsallaştıran ve çoğunlukla toplumsal cinsiyet ideolojisi üzerine temellendirilmiş zararlı akımlar” da sorunun kaynağı olarak sayıldı.
Atılan adımlar çözüm getirmedi
Bu konu iktidarın gündemine yeni girmiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan yıllardır söylem olarak 3 çocuk propagandası yapıyor. Kadınların doğum izinlerinin uzatılması gibi doğumu teşvik etmeye, evlilik yardımı, kredisi gibi uygulamalarla evliliği teşvik etmeye dönük çeşitli uygulamalar da devreye girdi. Ayrıca kürtaj ve sezaryene karşı fiili kısıtlamalar da gündeme geldi.
Ama ne evlenme hızındaki düşüş, ne boşanmalardaki artış, ne de doğum hızındaki düşüş trendi değişmedi, üstelik hızlanarak sürdü.
Erdoğan, 2007’den beri yaklaşık 20 yıldır üç çocuk propagandasını dilinden düşürmüyor ama bu tanıma uygun aile oranı düştükçe düşüyor. Söz konusu demografik göstergelerin ana eğilimlerinde bir değişiklik yok.
2018’den itibaren kötü gidiş daha da hızlandı
Üstelik dikkat çekici bir ortak özellik var: 2018 yılından itibaren, yani “tek adam rejimi” döneminde temel göstergelerdeki “kötü gidiş” daha da hızlanmış durumda.
İşte istatistiklerin ortaya koyduğu karşılaştırmalı resim:
- 2007’den 2025’e toplam hanehalkı sayısı yüzde 51.54 artarken çocuklu eşlerden oluşan hane sayısı 18 yılda sadece yüzde 0.78 arttı. Buna karşın yalnız yaşayanların sayısı yüzde 379,9, genelde parçalanmış aileleri temsil eden tek ebeveynli çocuklu aile sayısı yüzde 163,6 arttı.
- Tek adam rejimi öncesinde 2017 yılında yalnız yaşayanlar, toplam hanelerin yüzde 15,4’ünü oluştururken 2025 yılında paylarını yüzde 20,5’e çıkardılar.
- Buna karşın tek ebeveynliler dahil çekirdek ailenin payı aynı dönemde yüzde 66.1’den yüzde 62,8’e çıktı.
- Çiftler ve çocuklardan oluşan çekirdek aileler içinde çocuksuz olanların payı yüzde 24,6’dan yüzde 27,2’ye çıktı. Bunlar içinde 3 ve daha fazla çocuğu olanların payı yüzde 19,6’dan yüzde 17,9’a geriledi.
- Erdoğan’ın 3 çocuk çağrısına uyan ailelerin toplam haneler içindeki payı da yüzde 23,3’ten yüzde 18,4’e indi. Sonuç olarak Erdoğan’ın çağrısına uyan aile sayısı 2017 yılına göre bile yüzde 5,9 azaldı.
- 2025 itibarıyla 2017’ye göre evlenme sayısı yüzde 3 azalırken boşanmaların sayısı yüzde 50,9’luk bir sıçrama kaydetti. Kaba evlenme hızı binde 7.09’dan binde 6.43 ile pandemi yılı hariç en düşük düzeye indi. Kaba boşanma hızı ise binde 1.60’tan binde 2.26’ya çıkarak rekor kırdı.
- Evlilik iklimindeki durumu daha iyi yansıtan boşanmaların evlenmelere oranı da aynı manzarayı sunuyor. Erdoğan gençlere evlilik ve üç çocuk çağrısını yaptığı 2007 yılında kıyılan her 100 nikaha karşılık 14,8 boşanma gerçekleşmişti. Bu rakam 2017’de 22,6’ya yükseldi, 2025’te ise 35,1’e fırladı. Boşanmaların evlenmelere oranı 2001 ve 2008 gibi ekonomik küçülme ve kriz yıllarında yıllık ataklar yapıyor. Tek adam rejimi döneminde de benzer bir hızlı ve sürekli artış eğilimi hakim oldu.
- Toplam doğurganlık hızındaki eğilimler de aynı yönde. Toplam doğurganlık hızı 2014’e kadar inişli çıkışlı yatay bir eğilimle ilerliyor. 2015’te başlayan düşüş eğilimi tek adam rejimi döneminde hızlanarak ve kesintisiz olarak sürüyor. 2007 yılında 2.16 olan toplam doğurganlık hızı 2017’de 2.08 ile nüfus yenilenmesini kurtaracak düzeyde idi. 2025’e geldiğimizde toplam doğurganlık hızı 1.48 ile birçok Avrupa ülkesinin bile altına düştü.
- Üreme çağındaki nüfusun en önemli yaş gruplarının doğurganlık hızlarında da 2018 ve sonrasında radikal bir düşüş var. 20-24 yaş grubu doğurganlık hızında egemen olan düşüş eğilimi 2018’den itibaren hızlanıyor. 25-29 yaş grubu doğurganlık hızı 2017’ye kadar dalgalı ve yatay bir seyir izlemişken 2018’den itibaren hızla inişe geçiyor. 30-34 yaş grubunda ise 2014’ten sonra artış eğilimi yataya dönüyor ama 2018’den sonra bu grupta da düşüş eğilimi egemen oluyor.
Bu kadar kısa sürede bu kadar ortak yönlü eğilimin hakim olmasını global “zararlı akımlar” ve “cinsiyetsizleştirme” veya toplumsal cinsiyet ideolojisi ile açıklanamaz. Bu hedef saptırmak olur.
2018 ve sonrasında daha derin bir şekilde yaşamaya başladığımız yoksullaşma ve derinleşen gelir eşitsizliği, yüksek enflasyon, yoksulluk sınırının fersah fersah altında kalan asgari ücret, yükselen geniş tanımlı işsizlik, artan eğreti istihdam, hak arayan işçilerin karşılaştığı baskılarla ortaya çıkan güvencesizlik, geleceksizlik, umutsuzlukla vücut bulan toplumsal buhran hali, insanları hayatları için çok kritik adımlar olan evlenme ve çocuk sahibi olmaktan uzak durmaya mecbur bırakıyor.
Kısıtlamalar, ayrımcılık tersi sonuç verir
Bu açmazdan kadınları çocuk doğurma ve bakımına teşvik ederek, gençlere kısmi desteklerde bulunarak ya da propaganda yöntemleriyle çıkılamaz. Hele hele bu bahaneyle kısıtlamalar, ayrımcılık, baskı uygulamalarına başvurmak tersine sonuç bile yaratır.
Gerçek bir çözüm için güvenceli istihdam, insanca gelir ve yaşam koşulları; çocuklar için okul öncesi dahil yaygın, parasız ve nitelikli eğitimin yanı sıra kadınları eve kapatan değil tersine sosyal hayata ve istihdama teşvik eden bir sistem gerekir. Yoksulluk, belirsizlik, geleceksizlik ve kaygının egemen olduğu bu sosyal yaşam hali ortadan kalkmadıkça ne boşanmalar azalır, ne de evlenmeler ve doğurganlık artar.
