Finansmana erişim koşullarının sıkı ve maliyetli olması yatırımları baskılıyor. Yüksek faiz ortamı kapasite artırımı ve teknoloji yatırımlarının ertelenmesine neden oluyor. Bu da orta vadede ihracatın niteliğini ve katma değerini artırma hedefini zorlaştırıyor.
2026 yılına dış ticaret cephesinde zayıf bir başlangıç yaptık. Ocak ayında dış ticaret dengesindeki bozulma eğilimi devam etti. İhracat yıllık bazda yüzde 4 azalarak 20,3 milyar dolar olurken ithalat yüzde 0,1 artışla 28,6 milyar dolara yükseldi. Böylece yılın ilk ayında dış ticaret açığında genişleme sinyali aldık.
Daha da önemlisi, enerji ürünleri ve altın hariç verilerde bozulma sinyali daha net gözlemleniyor. Bu kalemler dışarıda bırakıldığında, ihracat yıllık bazda yüzde 2 azalarak 19,1 milyar dolar olurken ithalat yüzde 5,3 artarak 21,9 milyar dolar seviyesine çıktı. Yani bozulma esas olarak çekirdek ticaretten kaynaklandı.
Hatırlayacak olursak 2025 yılında ihracat 273,4 milyar dolar ile yüzde 4,5 artarken ithalat 365,5 milyar dolar ile yüzde 6,3 artmıştı. İthalat artış hızının ihracatın üzerinde olması hem dış ticaret dengesi hem iç talep hem de enflasyon dinamikleri açısından olumsuz bir gelişmeydi.
Küresel cephede rekabet baskısı artıyor
2026 yılındaki gelişmelere bakacak olursak küresel ticaret ortamının maalesef destekleyici olmadığını görüyoruz. Yüksek gümrük duvarları ile jeopolitik gerginlikler bunun temel sebepleri arasında yer alıyor.
Yakın zamanda, Avrupa Birliği ile Hindistan arasında yapılan dış ticaret anlaşması da Türkiye açısından önemli bir risk barındırıyor. Bu anlaşma, başta otomotiv sanayi olmak üzere, imalat sektörünün Avrupa pazarındaki rekabet gücünü zayıflatabilir. Türkiye’nin Avrupa pazarında elde ettiği öncelikli tedarikçi avantajını kaybetmesine neden olabilir
Diğer tarafta, ABD’nin Trump yönetiminde uygulamaya koyduğu gümrük vergilerindeki belirsizlik küresel ticaret potansiyelini baskılamaya devam ediyor. Trump’ın uygulamaya koyduğu gümrük vergilerinin ABD Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilmesi, Trump’ın buna karşın hızla %10 oranında yeni gümrük vergilerini devreye alması; ancak devreye alınan vergilerin geçici süreli olması; önümüzdeki dönemde firmalar ve ülkeler adına Amerika’nın uygulayacağı dış ticaret politikasında büyük belirsizlik yaratıyor. Türkiye’nin ABD’ye temel ihraç kalemleri arasında yer alan demir-çelik ve tekstil sektörleri de bu süreçten doğrudan etkileniyor.
Yurt içinde enflasyon, reel kur ve finansman baskısı
Yurt içinde ise yüksek enflasyon üretim maliyetlerini yukarı çekmeye devam ediyor. Girdi maliyetlerindeki artış özellikle düşük ve orta segmentte faaliyet gösteren ihracatçıların rekabet gücünü zayıflatıyor. Uluslararası pazarda marjlar daralırken firmaların kârlılığı baskı altında kalıyor.
ABD Doları’nın küresel ölçekte konjonktürel olarak değer kaybetmesine rağmen, içeride uygulanan reel kur politikası ihracatçının fiyatlama avantajını sınırlıyor. Nominal kurun enflasyona oranla daha az değer kaybetmesi, yani reel kurun değerlenmesi, yurt içindeki maliyet artışlarının yurt dışında yansıtılmasını zorlaştırıyor ve imalatçıların rekabet gücünü aşındırıyor.
Buna ek olarak finansmana erişim koşullarının sıkı ve maliyetli olması yatırımları baskılıyor. Yüksek faiz ortamı kapasite artırımı ve teknoloji yatırımlarının ertelenmesine neden oluyor. Bu da orta vadede ihracatın niteliğini ve katma değerini artırma hedefini zorlaştırıyor.
2026 ihracatçı için kolay olmayacak
Özetle 2026 yılı dış ticaret açısından zor bir zeminde başladı. Ocak verileri çekirdek dengede zayıflamaya işaret ederken 12 aylık eğilim de ithalatın daha hızlı arttığını gösteriyor. İçeride yüksek enflasyon ve finansman maliyetleri, dışarıda ise ticaret savaşları ve artan korumacılık eğilimi söz konusu.
Bu koşullar altında 2026’nın ihracatçı açısından kolay bir yıl olmayacağı açık. Rekabet gücünü koruyabilmek için en başta enflasyonun düşük ve öngörülebilir seviyelere gerilemesi gerekiyor. Ancak enflasyondaki düşüş yurt dışındaki rekabet açısından tek başına maalesef yeterli olmuyor. Makroekonomik istikrarın yanı sıra verimlilik artışına ve katma değerli üretime odaklanmak her zamankinden daha kritik görünüyor.
