Uzun süredir konuşulan ve birçok uzman tarafından “uç senaryo” olarak değerlendirilen ABD’nin İran’a yönelik askeri müdahalesi maalesef gerçekleşti. ABD Başkanı Donald Trump’ın yaptığı açıklamalara göre çatışmaların en az dört ila beş hafta sürmesi bekleniyor. Ancak savaşların doğası gereği bu tür tahminlerin çoğu zaman iyimser kaldığını da unutmamak gerekiyor.
İran ise ABD ve İsrail’den gelen saldırılara çeşitli hamlelerle karşılık vermeye başladı. İlk tepkiler arasında bölgedeki petrol üreticisi Arap ülkelerinin enerji tesislerini ve bazı bölge ülkelerindeki ABD üslerini hedef alan saldırılar yer alıyor. Ayrıca İran’ın Hürmüz Boğazı’nı gemi trafiğine kapatma yönünde attığı adımlar, küresel enerji piyasaları açısından ciddi bir risk oluşturuyor. Zira dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte biri bu dar geçitten geçiyor.
İran’ın bu hamlelerle hem enerji arzını riske atarak uluslararası kamuoyunda baskı oluşturmayı hem de ABD-İsrail bloğunun askeri operasyonlarını sınırlamayı hedeflediği görülüyor. Buna karşılık ABD ve İsrail’in ise bölgedeki askeri baskıyı artırarak İran’daki siyasi dengeleri hızla değiştirebilecek bir sonuç elde etmeyi amaçladıkları değerlendiriliyor.
Bu yazımda söz konusu savaşın küresel ekonomi ve özellikle Türkiye ekonomisi üzerindeki olası etkilerini ele almak istiyorum.
Kısa süreli savaş senaryosu
Öncelikle çatışmaların dört ila beş hafta ile sınırlı kalması durumunu değerlendirelim. Enerji uzmanlarının yaptığı analizler mevcut petrol ve doğal gaz stoklarının kısa vadeli arz kesintilerini bir ölçüde dengeleyebileceğini gösteriyor. Ayrıca kış aylarının geride kalması ve enerji talebinin mevsimsel olarak düşmeye başlaması, enerji fiyatlarındaki artışların sınırlı kalmasına yardımcı olabilir.
Türkiye açısından bakıldığında enerji depolama kapasitesinin son yıllarda artırılmış olması da kısa vadeli şokların etkisini azaltabilecek önemli bir unsur. Bunun yanı sıra akaryakıt fiyatlarında uygulanan eşel mobil sistemi sayesinde petrol fiyatlarındaki artışların önemli bir kısmı kamu maliyesi tarafından üstleniliyor. Bu mekanizma petrol fiyatlarındaki artışın enflasyona geçişini sınırlayarak fiyat istikrarı açısından geçici bir tampon görevi görüyor.
Ayrıca TCMB’nin fonlama maliyetini üst banda doğru çekmesi, fiilen parasal sıkılaşmayı artıran bir adım olarak okunabilir. Bu hamle finansal piyasalar açısından yaklaşık üç puanlık bir faiz artışı etkisi yaratırken aynı zamanda kısa vadede faiz indirimi beklentilerinin de ötelenmesine yol açabilir. Parasal sıkılaşmanın artması enflasyonla mücadele açısından önemli bir destek sağlayacaktır.
Uzayan savaşın ekonomik riskleri
Ancak savaşın uzaması ve enerji fiyatlarının sert şekilde yükselmesi halinde tablo hızla değişebilir. Özellikle petrol fiyatlarının 100 doların üzerine çıkması Türkiye ekonomisi açısından ciddi riskler yaratacaktır. Türkiye enerjide büyük ölçüde dışa bağımlı bir ülke olduğu için petrol fiyatlarındaki artış doğrudan enerji faturasını büyütür. Bu durum hem enflasyon hem cari açık hem de kamu maliyesi üzerinde yukarı yönlü baskı yaratır.
Petrol fiyatlarının kalıcı biçimde yükselmesi aynı zamanda eşel mobil sisteminin mali sürdürülebilirliğini de tartışmalı hale getirebilir. Zira Orta Vadeli Program’da varsayılan petrol fiyatının yaklaşık 60 dolar civarında olduğunu hatırlamakta fayda var.
Bir diğer önemli risk küresel finansal piyasalarda risk iştahının düşmesidir. Jeopolitik gerilimlerin arttığı dönemlerde yatırımcılar genellikle gelişmekte olan ülke varlıklarından çıkış yapma eğilimine girer. Bu durum Türk lirası üzerinde değer kaybı baskısı oluşturabilirken Borsa İstanbul’da da dalgalanmaların artmasına yol açabilir.
Risk primindeki yükseliş ise hem kamu hem de özel sektör için borçlanma maliyetlerini artırır. Bu gelişme Hazine’nin borçlanma koşullarından şirketlerin yatırım planlarına kadar birçok alanı olumsuz etkileyebilir. Türkiye gibi büyümesini büyük ölçüde dış finansmana dayandıran bir ekonomi için bu oldukça kritik bir risk kanalıdır.
Bölgesel etkiler ve göç riski
Savaşın bölgesel güvenliği zayıflatması turizm ve ticaret üzerinde de olumsuz sonuçlar doğurabilir. Türkiye’nin önemli gelir kalemlerinden biri olan turizm sektörü jeopolitik risklere oldukça duyarlıdır. Benzer şekilde bölge ülkeleriyle yürütülen ticaret de güvenlik endişeleri nedeniyle sekteye uğrayabilir.
Bir diğer risk ise yeni göç dalgalarıdır. İran ve çevresindeki ülkelerde yaşanabilecek istikrarsızlık, geçmişte Suriye krizinde gördüğümüz gibi yeni mülteci akımlarını tetikleyebilir. Türkiye bu tür bir göç dalgasının hem insani hem de mali yükünü daha önce deneyimlemiş bir ülkedir.
Olası fırsatlar
Tüm bu risklere rağmen savaşın bazı alanlarda Türkiye için fırsatlar da yaratabileceğini belirtmek gerekir. Öncelikle savunma sanayii alanında Türkiye’nin son yıllarda elde ettiği üretim ve ihracat kapasitesi, artan bölgesel güvenlik ihtiyaçlarıyla birlikte yeni ihracat imkanları doğurabilir.
Ayrıca Türkiye’nin coğrafi konumu enerji ve ticaret koridorları açısından daha stratejik hale gelebilir. Jeopolitik gerilimlerin arttığı dönemlerde Türkiye’nin transit ticaret, enerji taşımacılığı ve diplomatik arabuluculuk kapasitesi uluslararası sistemde daha fazla önem kazanabilir.
Özetle, savaşın süresi ve bölgesel yayılma derecesi bu etkilerin yönünü belirleyecek en kritik faktör olacaktır. Temennim ise Orta Doğu’da yeni bir geniş çaplı savaşın yaşanmaması ve bölgenin hızla yeniden istikrara kavuşmasıdır.