Orta Doğu’daki güç dengelerinin değiştiği bu dönemde Türkiye’nin jeopolitik konumu yeniden önem kazanıyor. Özellikle Körfez ülkelerinin son yıllarda oluşturduğu “istikrar merkezi” algısının zedelenmesi, uluslararası yatırımcıları ve şirketleri alternatif arayışlara yöneltebilir.
Bu hafta, küresel ölçekte risk algısının zirveye çıktığı dönemlerden biri olarak kayda geçti. Haftaya, ABD Başkanı Trump’ın İran’a yönelik sert tehditleriyle başladık. Hürmüz Boğazı’nın açılmaması halinde “bir medeniyetin yok edileceği” yönündeki açıklamalar dünya kamuoyunu ciddi şekilde tedirgin etti. Ancak ültimatom süresinin dolmasına saatler kala geri adım atıldı ve İran ile geçici bir ateşkes sağlandı.
Her ne kadar ateşkes kısa vadede finansal piyasalar açısından rahatlama yaratsa da bunun kalıcı bir çözüm sunduğunu söylemek mümkün değil. İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırıları sürerken, İran ile bölge ülkeleri arasındaki gerilim de devam ediyor.
Daha da önemlisi, ABD’nin İran’a yönelik müdahalesinin temel hedefleri arasında yer alan rejim değişikliği ve nükleer kapasitenin sınırlandırılması konusunda somut bir ilerleme sağlanamadı. Buna karşılık İran, Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrol avantajını daha da pekiştirmiş görünüyor. Üstelik ateşkese rağmen ABD’nin bölgedeki askeri varlığını artırmaya devam etmesi, gerilimin yeniden tırmanabileceğine işaret ediyor.
Özetle, piyasalar açısından geçici bir rahatlama söz konusu olsa da kalıcı bir çözüm ufukta görünmüyor.
Bu belirsizlik ortamı Türkiye ekonomisi üzerinde de önemli baskılar yarattı. Özellikle; döviz rezervlerinde erime, borçlanma maliyetlerinde artış ile enflasyon üzerinde yukarı yönlü baskı kısa sürede hissedildi.
Savaşın şiddetlenmesinin hem küresel ekonomi hem de Türkiye açısından olumsuz sonuçlar doğuracağı konusunda geniş bir mutabakat var.
Orta/düşük yoğunlukta savaşın Türkiye ekonomisine etkileri
Peki, çatışmaların daha düşük yoğunlukta; ancak uzun süreli bir seyir izlemesi halinde Türkiye nasıl etkilenir?
Bu senaryoda enerji fiyatları, finansal koşullar ve risk primi üzerinden gelen baskılar Türkiye açısından enflasyon, cari açık ve büyüme kanallarından ekonomiyi zorlamaya devam eder. Ancak bu tablo, tamamen olumsuz bir çerçeve çizmek için yeterli değil. Zira aynı süreç, bazı fırsat alanlarını da beraberinde getiriyor.
Türkiye için jeopolitik fırsat penceresi
Orta Doğu’daki güç dengelerinin değiştiği bu dönemde Türkiye’nin jeopolitik konumu yeniden önem kazanıyor. Özellikle Körfez ülkelerinin son yıllarda oluşturduğu “istikrar merkezi” algısının zedelenmesi, uluslararası yatırımcıları ve şirketleri alternatif arayışlara yöneltebilir.
Bu noktada Türkiye, bölgeye kıyasla daha güvenli ve öngörülebilir bir merkez olarak öne çıkma potansiyeline sahip.
Nitekim son dönemde bazı finansal kuruluşların İstanbul’u bölgesel merkez olarak değerlendirdiğine dair haberler bu eğilimin ilk sinyallerini veriyor. Önümüzdeki dönemde yalnızca finans sektörü değil, reel sektör şirketlerinin de bölgesel operasyonlarını Türkiye’ye kaydırması olası görünüyor.
Turizmde yeni bir denge
Benzer bir dönüşüm turizm tarafında da yaşanabilir. Körfez ülkelerini tercih eden turistler, artan güvenlik riskleri nedeniyle alternatif destinasyonlara yönelebilir. Türkiye’nin güvenli ve erişilebilir bir coğrafya olarak konumlanması, turizm gelirlerini destekleyebilir.
Ticaret rotalarında Türkiye’nin rolü
Jeopolitik gerilimler yalnızca sermaye ve turizm akımlarını değil, ticaret rotalarını da yeniden şekillendirebilir. Bu süreçte Türkiye, coğrafi avantajı sayesinde enerji akışı, lojistik ve ticaret merkezi olarak daha fazla ön plana çıkabilir. Bu da başta inşaat ve ticaret olmak üzere birçok alanda ekonomik aktiviteyi destekleyebilir.
Orta vadede stratejik avantaj
Tüm bu fırsatların kısa vadede sınırlı kalması şaşırtıcı olmayacaktır. Ancak özellikle 2027 ve sonrasında, bölgedeki belirsizlikten kaçınmak isteyen uluslararası şirketlerin ve ticaret ağlarının yeniden konumlanma sürecinde Türkiye önemli bir avantaj elde edebilir.
Sonuç olarak, Orta Doğu’da kalıcı bir çözümün sağlanamaması Türkiye için kısa vadede önemli riskler yaratırken, orta vadede doğru politikalarla değerlendirilebilecek önemli fırsatlar da sunuyor. Bu fırsatların kalıcı kazanımlara dönüşmesi ise büyük ölçüde Türkiye’nin ekonomik istikrarı ve kurumsal güvenilirliğini güçlendirme kapasitesine bağlı olacaktır.