Ray Dalio - Bridgewater Associates Kurucusu
Hem serveti hem de gücü akıllıca artırıp adilce paylaştıran “kazan-kazan” ortaklıkları kurabilmek; bir tarafın diğerini boyunduruk altına aldığı savaşlardan çok daha kazançlı ve çok daha az sancılıdır.
Kişisel çıkarlar ve hayatta kalma güdüsünden sonra bireyleri, aileleri, şirketleri ve devletleri harekete geçiren temel motivasyon, servet ve güç arayışıdır. Servet; askeri güç inşa edebilme, ticarete hükmetme ve diğer uluslara nüfuz etme kabiliyeti bakımından “güç” ile eş anlamlı olduğu için, ekonomik refah ile askeri kudret el ele yürür. Silah (askeri güç) almak için de para gerekir, tereyağı (yurttaşların sosyal refah ihtiyaçları) almak için de… Bir ülke bu ikisinden birini yeterli düzeyde sağlayamadığında, hem içerideki muhaliflerin hem de dışarıdaki düşmanların hedefi haline gelir.
Çatışma; yerleşik güç zayıflamaya başladığında, yükselen bir güç ona yetiştiğinde -veya her ikisi birden gerçekleştiğinde- filizlenir. Askeri bir savaşın en yüksek risk taşıdığı an; her iki tarafın da 1) aşağı yukarı denk askeri güce ve 2) uzlaşılması imkansız varoluşsal farklılıklara sahip olduğu andır. Bu satırların yazıldığı an itibarıyla, piminin çekilmesi en muhtemel çatışma, Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasında Tayvan üzerinden yaşanabilecek olandır.
“Kazan-kazan” senaryosu, ‘kaybet-kaybet” senaryolarından katbekat evladır
Karşı karşıya gelen ülkelerin önündeki o kaçınılmaz tercih -ya savaşmak ya da geri adım atmak- yapılması en zor seçimdir. Her iki yolun da bedeli ağırdır: Savaşmak; can kaybı ve ekonomik yıkım demektir; geri adım atmak ise güçsüzlük emaresi sayıldığı için prestij kaybına ve dolayısıyla desteğin erimesine yol açar. Birbirini yok edebilecek güce sahip iki rakip yapı karşı karşıya geldiğinde, her iki tarafın da diğeri tarafından telafisi imkansız bir zarara uğratılmayacağına veya yok edilmeyeceğine dair sarsılmaz bir güven duyması gerekir.
Uluslararası ilişkilerde, en güçlülerin kendi kendilerine koydukları kısıtlamalar dışında hiçbir kural yoktur; ancak bazı yaklaşımlar, diğerlerine göre çok daha iyi sonuçlar doğurur. Özellikle, “kazan-kazan” senaryosuna kapı açan yollar, her iki tarafın da hüsrana uğradığı “kaybet-kaybet” senaryolarından katbekat evladır.
Hem serveti hem de gücü akıllıca artırıp adilce paylaştıran “kazan-kazan” ortaklıkları kurabilmek; bir tarafın diğerini boyunduruk altına aldığı savaşlardan çok daha kazançlı ve çok daha az sancılıdır. Bunu başarmanın anahtarı, meselelere rakibinizin gözüyle bakabilmek ve kendi “kırmızı çizgilerinizi” -yani asla taviz vermeyeceğiniz noktaları- onlara net bir şekilde iletebilmektir. Gerçek zafer; en hayati önceliklerinizi feda etmeden, sizin için en değerli olanları elde etmektir. Dolayısıyla; bedeli, sağladığı faydadan kat kat fazla olan kanlı ve maliyetli savaşlar tek kelimeyle “aptallıktır.” Ancak, birazdan açıklayacağım nedenlerden ötürü, bu “aptalca” savaşlar tarihin her döneminde yaşanmaya devam eder.
Kısasa kısas tırmanmalar ölümcül birer tuzaktır
“Aptalca” savaşların içine sürüklenmek ne yazık ki sanıldığından çok daha kolaydır. Bunun dört temel sebebi vardır: a)Tutuklu ikilemi, b) “Göze göz, dişe diş” (kısasa kısas) tırmanma süreci, c) Gerileyen gücün geri adım atmayı bir intihar gibi görmesi ve d) Hızlı karar verilmesi gereken anlardaki o kaçınılmaz iletişim kazaları. Rakip büyük güçler kendilerini tipik bir “tutuklu ikilemi” içinde bulurlar; öteki tarafın kendilerini yok etmeye kalkışmayacağına dair sarsılmaz güvencelere ihtiyaç duyarlar, aksi takdirde “o beni öldürmeden ben onu öldüreyim” mantığı devreye girer. Kısasa kısas tırmanmalar ise ölümcül birer tuzaktır; çünkü her hamle, ya bir üst perdeye geçmeyi ya da rakibin son hamlede kazandıklarına boyun eğmeyi gerektirir. Sınırları çok fazla zorladığınızda kaçınılmaz bir kafa kafaya çarpışma gerçekleşir.
Kitleleri galeyana getiren asılsız ve aşırı duygusal söylemler, “aptalca” savaşların fitilini ateşleyen en büyük tehlikelerdir. Bu yüzden liderlerin; durumu ve süreci nasıl yönettiklerini halka açıklarken dürüst, sağduyulu ve soğukkanlı olmaları hayati önem taşır. Bir liderin kendi halkına karşı yalanlara ve duygusal manipülasyonlara başvurması yeterince kötüyken; medyanın dizginlerini tamamen ele geçirmesi durumu çok daha vahim ve karanlık bir boyuta taşır.
Genel hatlarıyla bakıldığında, “kazan-kazan” ortaklıklarından “kaybet-kaybet” çatışmalarına savrulma eğilimi, döngüsel bir ritimle gerçekleşir. İnsanlar ve imparatorluklar; işlerin yolunda gittiği “bahar” dönemlerinde iş birliğine daha yatkındır, işler sarpa sardığında ise kavgaya meyillidirler. Mevcut büyük güç, yükselen bir güç karşısında kan kaybetmeye başladığında; doğası gereği statükoyu ve eski kuralları dişini tırnağına takarak korumak ister. Yükselen güç ise kuralları, sahadaki değişen gerçeklere ve kendi yeni ağırlığına uygun şekilde yeniden yazma arzusundadır.
“Aşkta ve savaşta her şey mübahtır” sözünün aşk kısmından pek emin olmasam da, savaş kısmının kesinlikle doğru olduğunu biliyorum. Örneklendirmek gerekirse; Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda İngilizler geleneksel saflar halinde dizilip savaşmayı beklerken, Amerikalı devrimciler ağaçların arkasına gizlenip onları avlamaya başladığında, İngilizler bunun “haksızlık” olduğunu savunup şikayet etmişlerdi. Devrimciler ise İngilizlerin budala olduğunu, bağımsızlık ve özgürlük davasının savaşın kurallarını değiştirmek için yeterli bir gerekçe olduğunu düşünerek zafer kazandılar. İşte gerçek tam olarak budur: Kurallar, onları değiştirecek kadar güçlü ve kararlı olanlar tarafından yeniden yazılır.
Kaybedileceği aşikar olan bir savaşa girmek zekice değildir
Tüm bunlar beni o sarsılmaz son ilkeye götürüyor: Güç sahibi olun, güce saygı duyun ve gücü bilgece kullanın. Güç sahibi olmak hayatidir; çünkü her zaman ve her koşulda güç; anlaşmalara, kurallara ve yasalara üstün gelir. Bıçak kemiğe dayandığında, kuralları kendi lehine yorumlayacak ya da o kuralları tamamen yerle bir edecek kudrete sahip olanlar, istediğini alan tarafta olacaktır. Güce saygı duymak elzemdir; çünkü kaybedileceği aşikar olan bir savaşa girmek zekice değildir. Makul olan, mümkün olan en iyi uzlaşmayı koparmaktır (Tabii eğer amacınız stratejik bir mantıktan ziyade, aptalca bir ego tatmini uğruna “şehit” olmak değilse). Gücü bilgece kullanmak ise hepsinden kritiktir. Gücü bilgece kullanmak, başkalarına istediğinizi zorla yaptırmak —yani zorbalık etmek— demek değildir. Aksine cömertliğin ve güvenin, “kazan-kazan” ilişkileri yaratmak için ne denli devasa birer kuvvet olduğunu kavramaktır. Bu ortaklıklar, her iki tarafın da enkaz altında kaldığı “kaybet-kaybet” senaryolarından katbekat daha ödüllendiricidir. Başka bir deyişle; çoğu zaman “sert güç” (hard power) kullanmak en iyi yol değildir; “yumuşak gücün” (soft power) inceliğini tercih etmek sizi çok daha ileriye taşır.
Güç, en iyi haliyle, ancak bir kavga anında kınından çıkarılacak “gizli bir bıçak” gibi taşınmalıdır. Yine de bazı anlar vardır ki; gücü açıkça göstermek ve onu kullanmakla tehdit etmek, müzakere masasında elinizi güçlendirmek ve büyük bir kavgayı daha başlamadan bitirmek için en etkili yoldur. Rakibiniz için neyin hayati, neyin ikincil olduğunu —özellikle de ne uğruna savaşı göze alıp ne uğruna almayacaklarını— bilmek, her iki tarafın da “adil bir çözüm” olarak göreceği o hassas denge noktasına ulaşmanızı sağlar.
Her ne kadar güç sahibi olmak genel olarak arzu edilen bir durum olsa da, aslında ihtiyaç duyulmayan güce sahip olmamak da bir o kadar değerlidir. Çünkü gücü muhafaza etmek; en başta zamanınız ve paranız olmak üzere, hayati kaynaklarınızı durmaksızın tüketir. Üstelik her güç, beraberinde ağır bir sorumluluk yükü getirir. Güç basamaklarının en tepesindekilere kıyasla, daha az güce sahip insanların ne kadar çok daha mutlu olabildiklerini görmek beni her zaman derinden etkilemiştir.
Tarihin en önemli dersi
Gerek Çin hanedanlıkları gerekse Avrupa imparatorlukları üzerine yaptığım çalışmalardan edindiğim en önemli ders şudur: Rakibinden daha fazla harcayabilme kapasitesine sahip olmak, bir ülkenin elindeki en ölümcül kozdur. ABD, Sovyetler Birliği’ni Soğuk Savaş’ta tam olarak bu şekilde alt etmiştir. Doğru yerlere yeterince para harcarsanız, silahların patladığı bir savaşa girmek zorunda kalmazsınız. Bir ülke, halkına hem yüksek bir yaşam standardı sunacak hem de onları dış düşmanlardan koruyacak finansal güce sahip olmalıdır. Gerçekten başarılı olan ülkeler bunu 200 ila 300 yıl boyunca sürdürebilmiştir. Ancak bunu sonsuza dek başarabilen henüz çıkmamıştır!
