Davos toplantılarına 3 bin, Münih Güvenlik Konferansı’na 450 kişi davet ediliyor. Ana konferansın çevresindeki etkinliklerle ortaya çıkan “sirk”in büyüklüğü Davos’ta 10 bin, Münih’te 3 bin kişiye ulaşıyor. Yani Münih daha elit bir ortam. Girilmesi daha zor bir ilişkiler sistemi.
Geçen hafta sonu Münih Güvenlik Konferansı’ndaydım. Malum, Münih artık yeni Davos oldu. Münih Güvenlik Konferansı 1963’te başlamış; Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu toplantılarıysa 1973’te. Soğuk Savaş sona erip siyaset yumuşadıkça küresel gündem iş dünyasının yörüngesine girip Davos’ta belirlenir olmuştu (1987’de Turgut Özal ve Andreas Papandreou’nun “Davos Ruhu”nu hatırlarsınız). Oysa geçen senenin en önemli gündem belirleyici konuşması, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance tarafından, Münih’te yapılmıştı. Gördüğüm kadarıyla Avrupalılar Vance’ten işittiklerini daha yeni yeni sindirmeye başlamış.
Bu senenin sloganı ‘egemenlik’
Mukayese etmek gerekirse, Davos toplantılarına 3 bin, Münih Güvenlik Konferansı’na 450 kişi davet ediliyor. Ana konferansın çevresindeki etkinliklerle ortaya çıkan “sirk”in büyüklüğü Davos’ta 10 bin, Münih’te 3 bin kişiye ulaşıyor. Yani Münih daha elit bir ortam. Girilmesi daha zor bir ilişkiler sistemi. İçindeki güç mesafeleri de daha derin. Jeoekonomik kamplaşma küreselleşmenin yerini aldıkça, Davos’taki CEO’lar ve bunların çevresindeki sivil toplum kuruluşlarının yerine, Münih’teki siyasetçi ve bürokratların şirketlere verdikleri ayarları yakından takip eder olduk.
Bu senenin sloganı “egemenlik!” Egemenlik derken politik ve askeri egemenlikten değil, egemenliğin iktisadi alana sirayet etmesinden bahsediyorum: Teknoloji egemenliği, enerji egemenliği… Münih lisanıyla konuşursak “teknoloji güvenliği”, “enerji güvenliği”… Bu başlıklar artık ekonomi sayfalarından çıkıp güvenlik dosyalarının içine taşındı. Bir konuyu “ulusal güvenlik” dosyasına koyduğunuz anda tartışma değişiyor. Çünkü o andan itibaren masadaki biri “Sizin bilmediğiniz şeyler var!” diyerek konuyu kapatabiliyor.
Karbon emisyonlarını azaltmazsanız, sınırda karbon vergisi ile karşılaşırsınız
Bunun kaçınılmaz sonucu da herkesin kendi gündemini “ulusal güvenlik” çerçevesine sokup ilerletmek istemesi. En güzel örnek yenilenebilir enerji. Eskiden yenilenebilir enerji iklim değişikliğinin önlenmesi için savunuluyordu. Paris Anlaşması’ndan beri, iklim teknolojilerinin iktisadi yönü ortaya çıktı. Eğer karbon emisyonlarını azaltmazsanız, sınırda karbon vergisi ile karşılaşırsınız; eğer iklim teknolojilerine yatırım yaparsanız bunları -Çin’in yaptığı gibi- başkalarına satıp kazançlı çıkarsınız… Bugünse, yenilenebilir enerji kullanırsanız, dışarıya bağımlı olmayıp enerji güvenliğinizi kazanırsınız, deniyor. Peki durum gerçekten böyle mi?
Münih’te dinlediğim BASF şirketinin CEO’sunun aktardığına göre, BASF’nin Ren Nehri kıyısındaki küçük Alman şehri Ludwigshafen’deki fabrikasının enerji tüketimi, Danimarka’nın toplam enerji tüketimi kadarmış. Buradaki kimyasal prosesler elektrik enerjisi ile yapılamıyor. Bu süreçler için gerekli sıcaklıklara ancak doğal gaz veya diğer fosil yakıtlardan elde edilen enerjiyle ulaşabiliyorsunuz. Demir-çelik, kimya, vb. birçok sanayide durum böyle. Avrupa’nın toplam enerji ihtiyacının sadece %20’si elektrikle karşılanıyormuş. Yıllardır yenilenebilir enerjiye yapılan yatırım bu oranı düşürmemiş; ancak sabit kalmasını sağlamış. Northvolt’un iflası, Avrupa’nın “stratejik otonomi” söylemi ile hakikatler arasındaki mesafeyi göstermişti.
Geçenlerde Almanya’nın 2010’larda yeşil politikalara esir düşüp nükleer santrallerini kapatarak Rus doğal gazına bağımlı hale geldiğini yazmıştım. Rusya-Ukrayna Savaşı çıkınca, Rusya’dan doğal gaz ithali yaklaşık üçte iki azaldı. Yerine yenilenebilir enerji mi geldi? Hayır, ABD, Katar ve Cezayir gibi ülkelerden sıvılaştırılmış doğal gaz ithalatı yapıldı. Yani fosil yakıtlara bağımlılıkta bir değişiklik yok. Eğer ABD 2010’ların başında kaya gazı işini icat edip, daha önce çıkarılmayan fosil yakıt kaynaklarını devreye alarak enerji açısından kendi kendine yeterli hale gelemeseydi, muhtemelen Avrupa’ya gaz satamayacak ve Avrupalılar da geçen kış ayazda kalacaktı.
Ulusal egemenlik kuracaksanız maliyetler artacak demektir
Enerji örneğinden yola çıkarsak her konuda egemenlik iddia etmek kolay ama hakikatte egemenlik kurmak zor. Bu nedenle Avrupa’da yenilenebilir enerjinin ağırlığını artırmak için geceleri olmayan güneşin, gündüz güçlü esmeyen rüzgârın yerine geçecek büyük enerji depolama tesislerine ihtiyaç var. Ayrıca bir yerde güneş çok açıp bir yerde yağmur yağınca oluşacak dengesizlikleri ortadan kaldırmak için iletim şebekeleri güçlendirilmeli. Evlerin ısınmasında doğal gaz yerine elektrik kullanabilmek için de ısı pompalarını yaygınlaştırmak gerekiyor. En son ne zaman evinizin kaloriferini yenilettiniz? Ben 60 yaşın üzerinde olsam “zaten kaç gün ömrüm kaldı?” deyip hayatta bu tadilat işlerine girmem. Avrupa nüfusunun %28’i 60 yaşın üstünde.
Enerji olsun, teknoloji olsun, eğer bir konuda ulusal egemenlik kuracaksanız, maliyetler artacak demek. Yani tüketiciler daha çok para ödemek zorunda kalacak. Son iki yüz yıldır ilk defa genç kuşağın anne ve babalarından daha fakir olacağı bir dönemde yaşıyoruz. Gençleri bütçelerini kısmak için ikna etmek de kolay değil. Bu maliyetler sandığa yansıdığında Avrupa’da aşırı sağın güçlenmesi şaşırtıcı olmayacak. Aşırı sağın iktidar olduğu AB üye ülkeleri Avrupa yerine kendi “egemenlik”lerini kurmak isterse bu maliyetler daha da artabilir.
En iyi çıkış noktası finansal portföy teorisindeki çeşitlenme yaklaşımıdır
Şirketlerin ve bizim gibi orta ölçekli ülkelerin, iktisadi alana yayılan egemenlik ve güvenlik tartışmalarını iyi takip etmesi, değişen paradigmaları anlarken iktisadi gerçeklere göre konumlanması lazım. Burada en iyi çıkış noktası finansal portföy teorisindeki “çeşitlenme” yaklaşımıdır. Churchill’in 1913’te petrol için söylediği “Güvenlik çeşitlilikte yatar” sözü bugün enerji, teknoloji ve finans için geçerli. Türkiye gibi jeoekonomik fay hatlarının üzerinde oturan bir ülke içinse belki de daha da geçerli.
