Bizden çok daha zengin olan Fransa, İsveç, Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerin doğum oranları bizden birazcık da olsa yüksek.
Gün geçmiyor ki doğum hızımızın düştüğüne, bu düşüşe karşı alınacak tedbirlere dair kurulan kurullara, geliştirilen önerilere, sosyal medyada yükselen “sebep o değil aslında bu” itirazlarına dair bir haberle karşılaşmayalım. Ülkemizde âdet olduğu üzere, sanki dünyada nüfus artış hızı düşen tek ülke bizmişiz gibi davranıp, kendimize aklımızca derman bulmaya çalışıyoruz. Gelin bugün dünyada doğum dinamiklerinin nasıl değiştiğine ve ne tedbirler alınabileceğine ya da alınamayacağına, bakalım.
Öncelikle şunu kabul etmeliyiz; zengin ülkelerde nüfus artış hızı düşer. Dünyadaki gelişmiş ülkeleri bir araya getiren -ve hasbelkader Türkiye’nin de üye olduğu- OECD ülkeleri arasında, kadın başına doğum sayısı 2’nin üzerinde olan İsrail dışında hiçbir ülke yok. İsrail’in durumu ise oldukça ilginç. Üç sene önce yazdığım gibi, İsrail bölünmüş bir toplum. Aşırı bağnaz olan Haredi Yahudilerde kadın başına çocuk sayısı 6 civarında. Bunlar devletten aldıkları az bir paraya kanaat edip, bütün gün ibadet ediyor ve çocuklarına bakıyor. Ancak ilginç olan, İsrail’in seküler kesiminde de kadın başına doğan çocuk sayısı 2,5. Benzer gelir seviyesindeki OECD ülkeleri için bu bir mucize. Birçok İsrailli, daha üniversiteye başlamadan, kadın-erkek herkesin zorunlu olarak 18 yaşında yaptığı askerlik sırasında tanışıp erkenden evleniyor. Ben çocuk sayısının fazla olmasını buna bağlıyorum.
Kadınların eğitim aldığı toplumlarda doğum oranı neden düşüyor?
Aslında çocuk sahibi olmak veya çocukların sayısı büyük ölçüde kadınlara ait bir karar. Çünkü günün sonunda çocukların sorumluluğu daha çok kadınların omuzunda. Kadınların eğitim aldıkları toplumlarda doğum oranının düşmesinin sebebi de bu. Birinci olarak, eğitimde geçen süre doğuma başlama yaşını geciktiriyor. 18 yaşında doğurmaya başlayan bir kadının sahip olabileceği çocuk sayısıyla 25 yaşında başlayan bir kadının sahip olabileceği çocuk sayısı farklı. İkinci olarak, eğitimli kadınlar zaten genel eğitim düzeyi de yüksek toplumlarda yaşadıkları için piyasada aldıkları maaş artıyor. Bu nedenle, haklı olarak, kadın, “aynı vakti çocuk bakarak mı, kariyerime yatırım yaparak mı geçireyim?” diye düşünüyor. Üçüncüsü -ve belki de Türkiye için en önemlisi- okumuş kadınlar erkeklere karşı seçici oluyor. “Bu adam çocuğuma bakar mı, bu adam beni yarı yolda bırakır mı?” diye düşünüyor. Bu sorular sorulurken hem çocuk sahibi olmak için kalan süre daha da kısalıyor hem de kadınlar çoğu zaman erkeklerden en az sayıda çocuk sahibi olmanın en rasyonel tercih olduğunu fark ediyor.
Üçüncü faktöre odaklanalım: 2023 yılında Nobel İktisat Ödülü'nü alan Claudia Goldin ilginç bir araştırma yapmış. Malum, Türkiye’deki kadın başına doğum sayısı 2010’ların sonundan beri hızla düşerek 1,5’in altına geriledi. Bu sayı 2010’larda 2, 2000’lerde 2,5 seviyesindeydi. Hızla
Mesele sadece hayat pahalılığı değil
İspanya, Yunanistan ve Güney Kore seviyesinde doğru gidiyoruz. Ortadoğu’da Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri de benzer seviyelere doğru gidiyor. Oysa bizden çok daha zengin olan Fransa, İsveç, Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerin doğum oranları bizden birazcık da olsa yüksek. Goldin bu durumu şöyle açıklıyor: Eğer bir ülke zenginleştiyse, ancak cinsiyet rolleri bu zenginleşmeye uyum sağlamadıysa, doğum oranları daha çok düşüyor. Akdeniz toplumları veya Asya’daki geleneksel toplumlar bunun en güzel örneği. “Hem zenginleşeyim hem de kendine veya çocuğa bakamayan erkeklerle toplumsal yaşama devam edeyim!” deyince böyle oluyor.
Bu tip toplumlar kabahati her zaman bir dış faktörde arar. Mesela hayat pahalılığı. “Eğer hayat daha ucuz olsaydı daha çok çocuğumuz olurdu!” diyenler var. “Evler çok pahalı, ondan çocuk sahibi olamıyoruz” diyenler var. Eğer mesele sadece hayat pahalılığı olsaydı, dünyanın en fakir ülkeleri arasında olan ve insanların kulübelerde yaşadığı Mali ve Çad’da kadın başına doğan çocuk sayısı 6 olmazdı. Bir de çareyi dışsal faktörlerde arayanlar var. Çocuk sahibi olanlara para verelim ya da vergileri azaltalım gibi politika önerileri buradan geliyor. Oysa bu yöntemlerin hepsi Josef Stalin ve Nikita Kruşçev zamanında Sovyetler Birliği’nde denenmiş. Hatta komünizmin kadın haklarına atfettiği öneme rağmen kürtaj yasaklanmış. Yine de doğum oranları sürekli biçimde artmamış. Çünkü kadınlar çok akıllıdır. Rus kadınları da Rus erkeklerinin votkayı kendilerine tercih edeceklerini biliyormuş.
Nüfus artış hızının azalmasının getirdiği temel ekonomik risk, bugün çalışanlar emekli olduğunda maaşlarının nasıl ödeneceği. Kadınları daha çok çocuk sahibi olmaya zorlayabileceğimizi veya erkeklerimizin davranış kalıplarına ilişkin geleneklerimizin de kısa vadede değişeceğini düşünmüyorum. Demek ki ya daha uzun süre çalışmayı kabul edeceğiz ki 45 yaşında değil, 65 yaşında emekli olmak dahi mümkün olmayacak ya da dünyada nüfusun hâlâ arttığı Afrika, Güney Asya ve bazı Ortadoğu ülkelerinden göçmen getireceğiz. Gerçekçi seçeneklere odaklanırsak zaman kaybetmeyiz.