“Bir insanın kendi seçimiyle bir şirkette çalışması, başkasının etkisiyle girişimci olmasından çok daha ‘unscripted’ olabilir.”
MJ DeMarco’nun Unscripted kitabını neredeyse on yıl sonra okuyorum. Kitap yıllar önce yayımlanmış ve o dönemde çok satanlar arasına girmiş. Ben ise yeni okuyorum.
Ama ilginç olan şu: Kitap bana eskimiş değil, tam tersine bugün daha da gerçek geliyor. Sanki yazıldığı günden bugüne, augmented reality gibi üzerine yeni katmanlar eklenmiş; anlattığı dünya giderek büyümüş ve hayatımızın içine daha fazla yerleşmiş.
Her ne kadar MJ DeMarco Unscripted’ı ağırlıklı olarak girişimcilik üzerine yazmış olsa da, kariyer seçimi konusunda söyledikleri de oldukça kafa açıcı. Çünkü kitap aslında yalnızca “Nasıl girişimci olunur?” sorusunu sormuyor. Daha temel ve bence çok daha rahatsız edici bir sorunun peşine düşüyor:
Ya seçtiğimizi düşündüğümüz kariyeri aslında biz seçmediysek?
Ya iyi bir okul, iyi bir üniversite, iyi bir şirket, iyi bir unvan ve iyi bir maaş diye önümüze konulan yol, bizim kendi yazdığımız bir hayat planı değil de çok önceden yazılmış bir senaryoysa?
İşte kitabı okurken benim aklıma takılan asıl soru bu oldu:
Kariyer senaryomuzu gerçekten kim yazıyor?
Sosyal medya büyümüş.
Algoritmalar hayatımızın içine girmiş.
Gerçek ile bize gösterilen gerçek arasındaki sınır giderek bulanıklaşmış.
Neyi beğeneceğimizden neyi satın alacağımıza, nerede tatil yapacağımızdan nasıl bir hayatı “başarılı” kabul edeceğimize kadar tercihlerimizi etkileyen görünmez mekanizmalar çoğalmış.
Ve şimdi bütün bunların üzerine çok daha güçlü bir katman eklenmiş:
Yapay zeka
Kavram aslında Jean Baudrillard'a uzanıyor: Gerçekliğin kendisinden çok, onun imgeleriyle ve temsilleriyle ilişki kurmaya başladığımız bir dünya.
Bugün bunu anlamak hiç zor değil.
Instagram'ı açıyorsunuz.
- Maldivler'de tatil.
- Yeni araba.
- Şık bir restoran.
- Güzel daireler
- Kusursuz bir aile.
Ama fotoğrafın dışında kalanları görmüyoruz.
Ödenmeyen kredi kartı ekstresini görmüyoruz.
O tatilin kaç taksitte ödendiğini bilmiyoruz.
Arabanın kredisini bilmiyoruz.
Evdeki tartışmayı görmüyoruz.
İşten çıkarılma korkusunu, pazartesi sabahı mide ağrısını, yalnızlığı, borcu, endişeyi görmüyoruz.
Çünkü sosyal medya bize hayatın kendisini değil, hayatın vitrini düzenlenmiş halini gösteriyor.
Sonra çok tehlikeli bir şey oluyor:
Başkalarının vitrinini kendi hayatımızın mutfağıyla karşılaştırıyoruz.
Ve kendi hayatımız yetersiz gelmeye başlıyor.
Peki Ya Kariyer?
Aynı hipergerçekliği kariyerlerimizde de yaratmıyor muyuz?
LinkedIn'e giriyoruz.
“Yeni görevimi paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyorum.”
“Global sorumluluk üstlenmekten heyecanlıyım.”
“Bu inanılmaz yolculuğun parçası olmaktan gurur duyuyorum.”
- Ofiste bir günüm videoları
- Konferans katılımları
- Yılın başarılı 50 CHRO su arasında olmak
Ama yine vitrini görüyoruz.
O pozisyona gelmek için vazgeçilenleri görmüyoruz.
Hala cevaplayamadığımız e-postaları görmüyoruz.
Pazar akşamı başlayan pazartesi stresini görmüyoruz.
İstenmeyen bir işi yalnızca maaşı kaybetmemek için sürdürmenin ağırlığını görmüyoruz.
Terfi edebilmek için yıllarca ertelenen hayalleri görmüyoruz.
Ve belki en önemlisi:
O kişinin gerçekten mutlu olup olmadığını bilmiyoruz.
Ama unvanını görüyoruz.
Sonra o unvanı başarı sanıyoruz.
İşte kariyerin hipergerçekliği burada başlıyor.
Başkasının vitrini, bizim hedefimiz oluyor
Bence sorun yalnızca sosyal medyanın bize sahte hayatlar göstermesi değil.
Daha büyük sorun şu:
Gördüğümüz bu hayatları istemeye başlıyoruz.
Bir başkasının tatil fotoğrafı bizim tatil hedefimize dönüşüyor.
Bir başkasının arabası bizim başarı ölçümüze dönüşüyor.
Bir başkasının unvanı bizim kariyer hedefimize dönüşüyor.
Sonra bütün bunlara kendi kararlarımız diyoruz.
“Ben CEO olmak istiyorum.”
Neden?
“Ben şu şirkette çalışmak istiyorum.”
Neden?
“Ben MBA yapmak istiyorum.”
Neden?
“Ben çocuğumun şu üniversiteye girmesini istiyorum.”
Neden?
Soruların peşine yeterince uzun süre “neden?” koyduğumuzda bazen rahatsız edici bir yere ulaşıyoruz:
Belki de ne istediğimize biz karar vermedik.
Benim işletme tercihime bugün geriye dönüp baktığımda gördüğüm de biraz bu.
O yıllarda işletme revaçtaydı.
Ben işletmeyi seçtim.
Kararı ben verdim.
Ama o kararı vereceğim ortamı ben yaratmadım.
Neyin değerli, neyin prestijli, neyin gelecek vaat eden bir kariyer olduğunu benden önce başkaları tanımlamıştı.
Ben yalnızca o dünyanın içinden seçim yaptım.
Seçim benimdi; seçeneklerin değerini belirleyen senaryo değildi.
Peki çözüm girişimcilik mi?
M.J. DeMarco Unscripted'ı esas olarak insanları geleneksel iş ve kariyer senaryosunu sorgulamaya, kendi işlerini kurmaya ve girişimciliğe yönelmeye teşvik etmek için yazmış.
Buraya kadar söylediklerinin önemli bir kısmı bana da çok düşündürücü geliyor.
Ama burada DeMarco'ya katılmıyorum.
Çünkü girişimcilik herkese göre olmayabilir.
Üstelik her girişimci de Richard Branson gibi Virgin'in sahibi olup dünyayı gezen, istediği zaman istediği yerde yaşayan bir hayata kavuşmuyor. Bu kısımda girişim dünyasının Hyper Reality si.
Tam tersine, birçok girişimci bir çalışandan çok daha fazla çalışıyor. Daha fazla risk alıyor. Ay sonunda yalnızca kendi maaşını değil, çalışanlarının maaşını da düşünüyor. Müşteriyi, vergiyi, nakit akışını, bankayı, rekabeti düşünüyor.
Çalışanın pazartesi sabahı başlayan stresi, girişimcinin bazen pazar gecesi de bitmiyor.
Dolayısıyla kurumsal hayatın hipergerçekliği olduğu gibi girişimciliğin de bir hipergerçekliği var.
Orada da başarılı start-up'ları görüyoruz.
Şirket satışlarını görüyoruz.
Yatırım turlarını görüyoruz.
Milyon dolarlık değerlemeleri görüyoruz.
Ama kapanan şirketleri, kaybedilen sermayeyi, yıllarca maaş alamayan kurucuyu, uykusuz geceleri ve başarısızlıkları aynı sıklıkta görmüyoruz.
Bir tarafta LinkedIn bize parlak kurumsal kariyerleri gösteriyor.
Diğer tarafta girişimcilik dünyası bize özgürlüğü, serveti ve başarıyı gösteriyor.
İkisinin de kredi kartı ekstresi kadrajın dışında.
Bu nedenle DeMarco'nun kitabından aldığım en önemli mesaj benim için “İşinizi bırakın ve girişimci olun” değil.
Çok daha temel bir şey:
Size sunulan senaryoyu sorgulayın.
Çünkü bir insanın kendi seçimiyle bir şirkette çalışması, başkasının etkisiyle girişimci olmasından çok daha “unscripted” olabilir.
Mesele çalışan mı, girişimci mi olduğumuz değil.
Mesele neden o yolu seçtiğimizi bilip bilmediğimiz.
Belki de özgürlük, işimizi bırakmakla başlamıyor.
Özgürlük, bize ait olduğunu düşündüğümüz tercihleri sorgulamakla başlıyor.
“Bir insanın kendi seçimiyle bir şirkette çalışması, başkasının etkisiyle girişimci olmasından çok daha ‘unscripted’ olabilir.”
Hipergerçeklik: Gerçeğin yerini görüntüsü aldığında
Unscripted'ı okurken karşıma çıkan ve üzerinde ayrıca durmak istediğim kavramlardan biri hyperreality — hipergerçeklik oldu.
Kavram M.J. DeMarco'ya ait değil. Fransız düşünür Jean Baudrillard'ın özellikle 1981 yılında yayımlanan Simulacra and Simulation adlı eseriyle tanınan bir kavram.
Baudrillard'ın söylediğini oldukça basitleştirerek anlatırsak:
Bir noktadan sonra gerçeğin kendisiyle değil, gerçeğin bize sunulan görüntüsüyle yaşamaya başlıyoruz.
Başlangıçta görüntü gerçeği temsil ediyor.
Sonra görüntü güzelleştiriliyor, seçiliyor, düzenleniyor.
Bir süre sonra ise temsil ettiği gerçeklikten kopuyor ve kendi başına bir gerçekliğe dönüşüyor.
Sonunda ortaya Baudrillard'ın “hipergerçeklik” dediği şey çıkıyor: Gerçek ile onun temsili arasındaki sınırın bulanıklaştığı, hatta temsilin gerçekliğin önüne geçtiği bir dünya.
Baudrillard bunu sosyal medyayı görmeden yazdı.
Bugün yaşasaydı Instagram hakkında ne düşünürdü bilmiyorum.
Çünkü hipergerçekliğin ne olduğunu anlamak için artık felsefe okumamıza bile gerek kalmadı.
Telefonumuzu açmamız yeterli.
Bir tarafta bize nasıl yaşamamız, nasıl görünmemiz ve neyi başarı kabul etmemiz gerektiğini sürekli gösteren algoritmalar var.
