Dış ticaret açığımızın en büyük müsebbibi olan Çin’e yönelik, 2025 yılında da herhangi bir adım atmamış ve giderek büyüyen bu sorunu, neredeyse görmezden gelmişiz.
Geride bıraktığımız yıl boyunca yazdığım yazılarda ve yaptığım konuşmalarda, Çin ile olan ekonomik ilişkilerimize bir hayli fazla yer ayırdım. Bunun nedeni, küreselleşmenin bittiği ama yerine neyin geldiğinin tam olarak hala anlaşılamadığı yeni dünya düzeninde, Çin’in giderek artan ağırlığı karşısında, ülke olarak bir strateji geliştirmemiz gerektiğine dikkat çekebilmekti. Bu nedenle, 2026’nın ilk yazısını da Çin’e ayırıyorum. Bir başka ifadeyle, geçen yılı Çin ile kapatmışken, bu yılı Çin ile açıyorum.
TÜİK çarşamba günü kasım ayına ait dış ticaret verilerini açıkladı. Buna göre, 2025’in ilk 11 ayında Türkiye’nin ihracatı, geçen yılın aynı dönemine göre %3,6 artışla 247,0 milyar dolar olurken, ithalatı %5,7 artışla 329,7 milyar dolar oldu. Aynı dönemde dış ticaret açığımız da %12,6 artışla, 82,7 milyar dolara ulaştı. En büyük ihracat pazarımız olan Avrupa’daki zayıf talep koşulları ve Türk ihracatçılarının uluslararası rekabetçiliğindeki erozyon, ihracat artışının arzu edilen seviyelerde olmasını engelledi. İthalata baktığımızda, tüketim malı ithalatındaki %9’luk artış dikkat çekiyor. Bu noktada, 11 aylık dönemde %13,4 artan otomotiv ithalatının altını çizmek gerekiyor. Sadece Kasım’da %22,4 artan otomotiv ithalatı, değerli Türk Lirası’nın etkilerini en net gördüğümüz alanlardan bir tanesini temsil ediyor.
Çin ile dış ticaret açığımız 42 milyar dolara ulaştı
Bu genel değerlendirme sonrasında, Çin ile dış ticaretimize gelmek istiyorum. 2025 yılının Ocak-Kasım döneminde Çin’e yaptığımız ihracat %4,2 azalarak 2,9 milyar dolar oldu. Buna göre Çin, Türkiye’nin en çok ihracat yaptığı ülkeler sıralamasında, Slovenya gibi küçücük bir ülkenin bir gerisinde kalarak, kendisine 22. sırada yer bulabildi. Buna mukabil, Çin’den yaptığımız ithalat, 2025’in ilk 11 ayında %9,5 artarak 44,9 milyar dolara yükseldi. Böylece, Çin ile olan dış ticaret açığımız %10,6 büyüyerek 42 milyara dolara ulaştı. Tahmin edebileceğiniz gibi Çin, son birkaç senedir olduğu gibi, 2025 yılında da en çok ithalat yaptığımız ülke durumunda.
Çin ile yaptığımız ticarette dengesizliğin en çarpıcı göstergesi ise dış ticaret açığımızda Çin’in payı. Buna göre, 2025’in ilk 11 ayındaki 82,7 milyar dolarlık dış ticaret açığımızın %51’i, Çin ile yaptığımız ticaretten kaynaklanıyor. 2024’te bu oran yine benzer seviyedeydi. Bu şekilde baktığımızda, dış ticaret açığımızın en büyük müsebbibi olan Çin’e yönelik, 2025 yılında da herhangi bir adım atmamış ve giderek büyüyen bu sorunu, neredeyse görmezden gelmişiz.
Geleneksel medyada olsun, sosyal medyada olsun, Çin’in devasa üretim kapasitesi, yetersiz iç talebi, devletin Çinli şirketlere muazzam desteği ve Çin’in artık dünyanın sadece üretim merkez değil, teknoloji merkezi haline de geldiğini anlatan binlerce haber ve yorum okuyor, dinliyoruz. Birçok yorumcu, hani neredeyse bıyık altından hafif bir gülümsemeyle, Çin’in Avrupalı üreticileri dümdüz ettiğini anlatıyor. Bunların hepsi doğru elbette. Ne var ki eksik olan, Çin’in Türkiye üzerindeki etkisinin, Avrupa’ya benzer, hatta belki de daha olumsuz olduğunun yeterince vurgulanmaması. Yukarıda Çin’in, Türkiye ile olan ticaretindeki dengesizlikten bahsettim. Lakin sorun burada bitmiyor. Çin ile sadece Türkiye’de değil, ihracat pazarlarımızda da rekabet ediyoruz. Son yıllarda üzülerek görüyoruz ki, Çinli şirketler başta Avrupa olmak üzere birçok pazarda, Türk şirketlerinden pazar payı çalıyor. Bu durum, Türk ihracatçılarının hem ciro hem de kar kaybetmelerine yol açıyor. Bunun sonucunda da şirketlerimizin, ülkemizin çok ihtiyaç duyduğu yatırımları yapabilecek mecalleri kalmıyor.
Yavaşlayan yatırımlar toplam faktör verimliliğinde kan kaybettirdi
Türkiye’nin, Çin ile olan ticaret dengesizliğini giderebilmek için, öncelikle çok detaylı ve kapsamlı bir analize ihtiyacı var. Sadece sektörel bazda değil, mal detayında, hatta eğer mümkünse markalar detayında Çin’den yaptığımız ithalatı mercek altına yatırmak gerekiyor. Bunu yaptıktan sonra, gerekiyorsa gümrük vergilerini, gerekiyorsa da başka türlü ticaret engellerini kullanmaktan çekinmemeliyiz. Türkiye’nin Trump’ın yaptığı gibi devasa bir topyekün gümrük vergisi artışı yapması, hem doğru hem de mümkün olmayabilir. Bu nedenle, en mikro seviyede analize dayalı bir strateji geliştirmemiz lazım. İthalata yönelik kısıtlayıcı engeller ilk etapta işe yarasa da, Türkiye’nin asıl ihtiyacı, Çinli şirketlere karşı rekabetçiliğimizi geri kazanabileceğimiz bir imalat sanayi hamlesini gerçekleştirmek. Yıllardır yaşanan ekonomik istikrarsızlık, şirketlerimizin hem kapasite hem de teknoloji yatırımlarını yavaşlattı. Bu da bizim toplam faktör verimliliği konusunda kan kaybetmemize yol açtı. Dolayısıyla, strateji derken kastettiğim sadece korumacılık değil, ondan çok daha önemlisi, son yıllarda belirgin bir şekilde zayıflayan üretkenliğimizi artıracak yatırımları yapabilmek. Ancak o zaman Çinli şirketlere karşı daha gerçekçi bir şansımız olabilir. Umalım ki 2026’da bu yönde adımlar atmaya başlarız.