“COP 31’e Doğru Net Konuşalım” konuklarından, TÜSİAD Başkan Yardımcısı Fatih Kemal Ebiçlioğlu yeşil ve dijital dönüşüm sürecinin son yıllarda biraz yavaşlamış olduğuna, daha doğrusu kendisinin uyumun daha hızlı yürüyeceğini düşündüğüne dikkat çekiyor. Oysa zaman geçerken regülasyonlar ardı sıra hayata geçiriliyor. O nedenle uyum gerekliliği yakıcılığını koruyor. Yeşil ve dijital dönüşüm, sürdürülebilirlik… AB ile ticareti geliştirmek istiyorsak ‘dönüşerek’, sürdürülebilir rekabetçiliği de, ‘dünya liginde yalnız kalmadan’ başarmak zorundayız.
Reel sektör adına Ebiçlioğlu’nun Türk sanayinin dönüşümüne ilişkin ufuk turundan ipuçları yakalamaya çalışırken, kendisi ‘mealen’ dünyanın eski dünya olmadığını; “Yapılması gerekenler sadece AB uyumu ile sınırlı değil. Çünkü bir de Türkiye’nin dışında AB’nin de etkilendiği küresel ekonomik akış var. Dolayısıyla sanayinin dönüşümü konuşulurken bu akışın ve üstelik son 50 yılın öğrettikleri ile farklı yöne gittiğinin de dikkate alınması gerekli” diyerek anlatıyor.
Sanayicinin ajandasının ilk satırında; “Çin’in imalat sanayi, dünya imalatının üçte birinden fazlasını geçti. Hatta bu oran önümüzdeki birkaç yıl içinde yüzde 40’ları da aşarak sorunu daha da büyütecek.” saptamasının yer aldığını, “Bir zamanlar, biz uluslararası iktisat okurken, her ulus kendisinin rekabetçi olduğu ürünü üretsin, diğerlerini de başkalarına bıraksın diye düşünürken, bugün Çin dışı üretimin yapılamayacağı algısının giderek arttığı bir rekabetçilik döneminden geçiyoruz. Bu dönüşüm de Türk sanayicisinin ajandasında yer alıyor” görüşünün ortaya çıkan büyük değişikliğin altını çizdiğini vurguluyor.
Sadece bu kadar mı? “80’lerde 90’larda, Dünya Ticaret Örgütü diye bir örgüt var. Dolayısıyla böyle bir şey (destek-teşvik) yapsak, bize problem çıkarır.” şeklindeki üniversite anısının, “Fakat COVID-19 döneminden önce de görmeye başlamış, bunun sinyallerini almıştık. Hatta ilk Trump döneminde de vardı. Korumacılık önlemleri, hem de gelişmiş ülkeler tarafından çok şiddetli bir şekilde uygulanıyordu. Dolayısıyla aslında ticaretin yeniden şekillendiği, yeni entegrasyonların gündeme geldiği bir dönemden geçtik, geçiyoruz da.” şekline dönüşümünü ekliyor.
Sanayiye bakışta COVID-19 dönemindeki perspektif farklılaşmasını; “O günlerde bir de ‘stratejik otonomi’ konusu konuşuldu. Savunma sanayi ve diğer konular hepsi bir araya geldiğinde, bu korumacılık önlemleri de Türk sanayicisi tarafından yine dikkate alınması gereken bir konu hâline geldi.” şeklinde özetleyen Ebiçlioğlu’na göre; “Sanayideki dönüşüm açısından üçüncü konu değişimin hızı, teknolojik değişimin hızı, inovasyonun hızı. Tarihin en hızlı dönemlerinden biri yaşanıyor. Üstelik yarın daha da hızlanacak. Bu değişim dikkate alınmak zorunda. Öyle ki ‘yapay zekâ’ konusu bunun en iyi örneği. Bugün, 80'lerde, 90'larda, filmlerde gördüğümüz o vizyonun gerçekliğe dönüştüğünü görüyoruz. “
Reel sektör açısından bir de kronikler var: “Enflasyon, finansmana-kaynaklara erişim, kaynak maliyeti Türk sanayisinin göz ardı edemeyeceği konular. Bunların dışında ticaretin yüzde 40’tan fazlasını Avrupa ile yapıyorsak hızlı bir adaptasyon gerekiyor. Özetle zor ama adapte olunması, baş edilmesi zorunlu bir süreç.”
Peki! Çözüm ararken neler yapmak gerekli? “Çin rekabeti açısından değerlendirilecek olursak, Türkiye’nin tek başına bir ülke olarak, başka bir ekonomik yapıya entegre olmadan tüm bu sorunları tek başına ele almasının maliyeti yüksek olacak. O nedenle Gümrük Birliği ve Ankara Antlaşması ile yapılan yolculukta daha entegre politikalarla daha da ileriye gitmeye çalışmak gerekli. Ki rekabete Çin’in dışında örneğin Hindistan da, Mercosur ülkeleri de katılabilecekse, bizim de entegre politikaları geliştirmemiz gerekiyor.
Biz hikayemizi güçlü tarafları ile bitirelim: “Nedir bizim hikayemiz? Tedarik zinciri açısından ülke imalat altyapısı olan, üretmeyi bilen ve Avrupa'nın dibinde olan bir ülke. ‘Yakınında olma’ tabiri bence önemli. Geçmişte hatırlayın, COVID-19 döneminde birkaç kavram daha ortaya çıkmıştı. Yani sadece stratejik otonomi kavramı ortaya çıkmadı. İşte ‘Near Shoring’ dendi, ‘Friend Shoring’ dendi. Bu iki kavramı iklim krizi ile mücadele etme söylemi açısından da sınamamız gerektiğini düşünüyorum.
Ben Avrupa'nın yanındayım. Çin'den, Endonezya'dan, Vietnam'dan buraya ürünlerin gelmesinin yaratacağı o emisyon riskinin, Avrupa politikaları ile uyumlu olmadığını görüyoruz. Hakikaten eğer iklim krizi ile mücadele edilecekse Avrupa Birliği üyesi ülkelerin hepsinin katılım toplantılarında ifade ettim: Çin'den ürün almak, Vietnam'dan ürün almak rasyonel gelmiyor.
İkinci bir konu olarak bu dönemde Avrupa için büyük sorun olan göçmen sorunu konusunda büyük destek verdiğimizi görüyoruz. Ben Avrupa’nın Akdeniz havzasını üretim üssü olarak kullanması gerektiğini düşünüyorum. Buradaki insanların hem işsiz kalıp, hem ekonomik zorluklar yaşayarak orada hareket etmeden kalmalarının mümkün olamayacağı görüşündeyim. Dolayısıyla eğer iklim kriziyle mücadele etme başlığı altında göçmen sorununa da bir perspektif kazandırabilirsek bundan istifade edebileceğimizi düşünüyorum.”