Bugün girişim sermayesi fonlarında yaklaşık 25 milyar TL’lik bir büyüklük doğrudan bireysel emeklilik fonlarından geliyor.
Türkiye’de Bireysel Emeklilik Sistemi’nin (BES) altyapısı 2001 yılında BES Kanunu’nun kabul edilmesiyle oluşturuldu. 2003 yılında ise fiilen uygulanmaya başlandı. İlk BES sözleşmelerinin yapıldığı 2003 Ekim ayından bu yana sistem çok önemli gelişme gösterdi.
Bunda 2013 yılında yüzde 25 devlet katkısının getirilmesinin ve daha sonra bu oranın yüzde 30’a çıkartılmasının yanı sıra 2017 yılında Otomatik Katılım Sistemi’nin (OKS) devreye alınmasının önemli katkısı oldu. Böylece çalışanlar işverenleri aracılığıyla otomatik olarak bireysel emeklilik planına katılabilir duruma geldiler.
Bu yılbaşında ise sistemde önemli bir değişiklik yapılarak devlet katkı payı yüzde 20’ye düşürüldü. Geçenlerde bir sohbette bir araya geldiğimiz Letven Capital Genel Müdürü Kamil Kılıç, bu gelişmeyi yorumlarken “Bu, sektör açısından kritik bir gelişme. Oysa bu katkı oranı performansa dayalı bir modele bağlansa çok daha sağlıklı olurdu. Örneğin, ‘girişim sermayesi fonlarına yüzde 5’in üzerinde yatırım yapanlara yüzde 30 katkı devam etsin’ gibi kademeli bir sistem uygulanabilir. Böylece hem yatırımcı teşvik edilir hem de sektör desteklenmiş olur” dedi.
2016 yılında çıkan bir düzenlemeyle OKS kapsamındaki emeklilik fonlarının, girişim sermayesi fonlarına yüzde 1 ila yüzde 5 oranında yatırım yapabilmesine olanak tanınmasından sonra bireysel emeklilik fonları Türkiye’de girişim sermayesi ekosistemine önemli bir ivme kazandırdı. Bu düzenleme, Türkiye’de risk sermayesi piyasasının kaderini değiştiren yapısal bir adım oldu.
Bugün girişim sermayesi fonlarında yaklaşık 25 milyar TL’lik bir büyüklük doğrudan bireysel emeklilik fonlarından geliyor. Bireysel emeklilik şirketlerinin yatırımcı olarak yer aldığı bu yapı, uzun vadeli tasarrufların reel ekonomiye aktarılması açısından da önemli bir örnek sunuyor.
Girişim sermayesi ekosistemini kısa vadede büyüten en önemli unsurun Bireysel Emeklilik Fonları olduğuna vurgu yapan Kamil Kılıç, “Özellikle son 2-3 yılda ciddi bir ivme yakaladık. Bu nedenle, girişim sermayesi fonlarına yatırım oranının yüzde 5 seviyesinde sabitlenmesi sektörün sürdürülebilirliği açısından oldukça olumlu bir adım olur. Çünkü burada devlet, uzun vadeli yatırımlara pozitif ayrımcılık yaparak önemli bir rol üstlendi” diyerek sektörün talebini dillendiriyor.
BES fonları neden bu kadar kritik?
Girişim sermayesi doğası gereği uzun vadeli, sabır gerektiren ve dalgalanmalara açık bir yatırım alanı. Tam da bu nedenle kısa vadeli getiri beklentisi olmayan, uzun soluklu fon kaynaklarına ihtiyaç duyuyor. Bireysel emeklilik fonları, bu ihtiyacı karşılayabilecek en uygun yapılardan biri. Devlet katkısı sayesinde büyüyen emeklilik fonları, doğru regülasyonlarla girişim sermayesine yönlendirildiğinde hem yatırımcıyı koruyan hem de ekonomiyi dönüştüren bir araç haline gelebiliyor.
Son dönemde devlet katkısının düşürülmesi ise sektör açısından tartışmalı bir gelişme olarak öne çıkıyor. Oysa Kamil Kılıç'ın dediği gibi katkı oranının performansa dayalı ve kademeli bir modele bağlanması, çok daha sağlıklı sonuçlar doğurabilir. Bu konunda sektörden farklı öneriler geliyor. Mesela, girişim sermayesi fonlarına daha yüksek oranda yatırım yapan BES portföylerine daha yüksek devlet katkısı verilmesinin, hem uzun vadeli yatırımı teşvik edeceği hem de ekosistemi güçlendireceği belirtiliyor.
Değer üreten ülkeye dönüşmek
Dünyada girişim sermayesi fonları artık yalnızca getiri odaklı finansal araçlar olarak görülmüyor. Aksine, ekonominin dönüşüm dönemlerinde bir tür sigorta mekanizması işlevi görüyorlar. Kamil Kılıç, Türkiye’de girişim sermayesi fonlarının artık bir ‘sigorta ürünü’ gibi konumlandırılması gerektiğini söylüyor. Ona göre "Dünya artık tüm sektörlerde bir yıkım dönemine girdi. Bu dönemi doğru yönetemezsek, sadece ticaret yapan bir ülke olarak kalırız."
Oysa bizim değer üreten bir ülkeye dönüşmemiz gerekiyor.
Şirketlerin kapandığı, iş modellerinin kökten değiştiği bir dönemde girişim sermayesi, ekonominin geleceğini güvence altına alan bir portföy sigortası niteliği taşıyor.
Türkiye gibi altyapısını büyük ölçüde tamamlamış, yayılım ve dönüşüm aşamasına gelmiş ülkeler için bu yaklaşım hayati önem taşıyor. BES fonları üzerinden girişim sermayesine aktarılan kaynaklar sadece finansal getiri değil, aynı zamanda teknoloji, inovasyon ve yapısal dönüşüm anlamına geliyor. Bu da Türkiye’nin “sadece ticaret yapan” değil, "değer üreten" bir ekonomi olmasının önünü açıyor.
Kısacası, bireysel emeklilik fonlarının girişim sermayesi ile buluşması, Türkiye’nin uzun vadeli kalkınma hikayesinin önemli başlıklarından biri olmaya devam edecek gibi görünüyor. Doğru teşvikler ve düzenlemelerle bu kaldıraç çok daha güçlü bir etki yaratabilir.