Ortadoğu’daki savaş hem coğrafi olarak, hem de stratejik açıdan yoğunlaşıyor. Savaşta son durum, tüm hatların tek bir noktaya, Hürmüz Boğazı’na kilitlendiğini gösteriyor.
Küresel enerji akışının kalbi olan bu dar geçit, artık sadece bir ticaret yolu değil; askeri kontrol, ekonomik baskı ve diplomatik manevraların kesiştiği bir güç sahasına dönüşmüş durumda.
ABD Başkanı Donald Trump, önce İran’ın elektrik altyapısını vuracağını ilan etti. Ancak daha sonra bu saldırıyı “beş gün boyunca askıya aldığını” açıkladı. Trump’ın beş günlük duraksaması yüzeyde bir ateşkes sinyali gibi görünse de sahadaki veriler bunun çok daha hesaplı bir hamle olduğunu gösteriyor. Bu karar, hem piyasalara nefes aldırmayı hem de askeri olarak kritik bir zaman penceresi yaratmayı hedefleyen çift katmanlı bir stratejinin ürünü:
- İlk boyut ekonomik. ABD-İran geriliminin tırmanmasıyla birlikte küresel piyasalarda ciddi bir dalgalanma yaşandı. ABD tahvil faizleri yükselirken, borsalarda satış baskısı arttı ve Fed’in faiz indirim beklentisi tersine dönmeye başladı. Trump’ın koyduğu 5 günlük sürenin piyasalarda hafta kapanışına denk gelecek şekilde tasarlanmış olması dikkat çekici. Trump’ın finansal sistemde geçici bir stabilizasyon alanı yaratmayı amaçladığı izlenimi veriyor. Nitekim saldırıların ertelenmesiyle birlikte petrol fiyatlarında hızlı bir geri çekilme ve piyasalarda toparlanma sinyalleri de görülmeye başlandı.
- Asıl kritik boyut ise askeri zamanlama. ABD’nin amfibi hücum gemisi USS Tripoli’nin, yaklaşık 2.200 deniz piyadesiyle bölgeye doğru ilerlediği biliniyor. Bu tür bir konuşlanmanın Hürmüz’e ulaşması birkaç gün sürüyor. Dolayısıyla ilan edilen “duraklama”, sahada güç projeksiyonu için gereken sürenin diplomatik bir kılıfla örtülmesi anlamına da gelebilir. Eğer Trump yönetimi saldırılardaki duraksamayı bu amaçla kullanıyorsa, hedef açık: Hürmüz Boğazı’nı güvence altına almak ve petrol tankerlerinin geçişini yeniden işler hale getirmek. Bunun için de Trump’ın, İran’ın petrol ihracatının yüzde 90’ını gerçekleştirdiği Hark adasına bir “çıkarma yapması” söz konusu olabilir. Her şey hafta sonuna doğru netleşecek.
Arabulucular devrede; ABD ve İran’dan masaya kim oturacak?
Türkiye, Pakistan ve Mısır ise bu duraksama döneminden yararlanarak İran ve ABD’yi Pakistan’da kurulması planlanan müzakere masasına çekmek için koordineli bir çaba yürütüyorlar.
Ancak hem ABD’de hem de İran tarafında görüşme masasına “kimin oturacağı” konusunda ciddi sıkıntılar var. Uluslararası basına sızan haberlere göre İran, “İsrail yanlısı” oldukları gerekçesiyle Trump’ın damadı Kushner ve bu konudaki Amerikan müzakerecisi Witkoff’u reddedip, muhatap olarak ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’i tercih ediyor. Vance başından beri ABD’nin İran’a müdahalesine karşı duran bir isim olarak öne çıkıyor. Bu durum, ABD’de gelecekteki güç dengeleri açısından da kritik. Eğer Vance “barış getiren aktör” imajı oluşturma fırsatını yakalayabilirse, 2028’de Cumhuriyetçi kesimde başkan adaylığı için en büyük rakibi olan ve İran’da rejim değişikliğini savunan Dışişleri Bakanı Rubio’nun önüne geçebilir.
Tahran’da yönetim sertleşiyor
İran tarafında ise, savaşın getirdiği yıkım nedeniyle sahadaki askeri ve ekonomik dönüşüm, Tahran’daki siyasi yapıyı da sertleştiriyor. Dini Lider olarak seçildikten sonra hiç kamuoyu önüne çıkmayan, mesajlarını yazılı olarak ileten Mücteba Hamaney’in Tahran’daki yönetimde etkisinin arttığı ve Devrim Muhafızları’nın en şahin kanadının karar alma süreçlerinde belirleyici hale geldiğine ilişkin işaretler var.
Özellikle Muhammed Bakır Zülkadir’in, öldürülen Ali Laricani yerine Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliğine getirilmesini İran’ın daha uzlaşmaz bir çizgiye kaydığının işareti olarak yorumlamak mümkün. Zülkadir eski bir Devrim Muhafızları Komutanı ve bu dönemde çok sert bir çizgi izlediği biliniyor. Zülkadir ve onun sertlik çizgisinde yer alan isimler Tahran’da daha etkili olurken, İran adına masaya oturacak gibi duran Meclis Başkanı Galibaf’ın Molla rejiminin yeni yönetimini ne kadar temsil edebileceği de tartışmalı. Tahran’da ortaya çıkan bu tablo, İsrail’in İran rejimini “başsız bırakma” stratejisinin ters etki yarattığını ve daha radikal bir güç konsolidasyonuna yol açtığını da gösteriyor.
Masanın gölgedeki aktörü; İsrail
Görüşme masasına oturacaklar arasında olmayan, ancak savaşın kritik aktörü İsrail’in tavrı da ateşkes süreci için belirleyici olacak. İsrail bugüne kadar İran adına masaya oturabilecek tüm isimleri saldırılarla saf dışı etti. Şimdi Pakistan’da kurulması planlanan ateşkes masasına oturacak ismin de İsrail’in radarında olma ihtimali büyük. Hem Tahran yönetimi, hem de ateşkesi sağlamak için çabalayan arabulucular bu unsuru da göz önüne almak durumunda. Nitekim Türkiye’nin, Avrupa ve Körfez’deki Arap ülkelerini de dahil ettiği diplomatik telefon trafiği, özellikle İsrail’in herhangi bir ateşkes olasılığına darbe vurmasını engellemeye yönelik gibi duruyor.
Türkiye’nin çıkarması gereken ders; güce karşı diplomasi ve direnç
ABD’nin kullandığı yoğun askeri güce karşı İran’ın direnç kapasitesi, mevcut çatışmayı klasik savaş kalıplarının dışına çıkarıyor.
ABD’de Trump yönetiminin yaklaşımı hızlı sonuç almaya dayalı. Yüksek teknoloji, küresel askeri erişim ve yoğun ateş gücüyle rakibi kısa sürede baskı altına alma hedefi öne çıkıyor. Ancak bu modelin en kırılgan noktası, savaşın uzaması. Amerikan kamuoyu uzun ve belirsiz çatışmalara karşı giderek daha düşük tolerans gösteriyor; bu da askeri kapasite ile siyasi sabır arasındaki makası açıyor.
İran ise tam tersine zamana oynayan bir strateji izliyor. Hızlı zafer aramak yerine, süreci uzatarak maliyet üretmeyi tercih ediyor. Enerji hatlarını baskılamak, ticareti aksatmak ve çatışmayı tek cepheye sıkıştırmayıp bölge geneline yaymak bu stratejinin temel unsurları.
Son dönemde askeri güce ağırlık verip, Dışişleri Bakanlığı’nı adeta etkisizleştiren, dışarıdan büyükelçi atamaları ile diplomasiyi siyasileştiren AK Parti hükümetinin de mevcut savaştan çıkarması gereken dersler var;
Ankara, bu krizde “diplomatik denge” ve ekonomik dayanıklılığın, daha fazla İHA/SİHA üretmek ve satmaktan da, sahadaki gerçekliklerin dış politikadaki etnik ve mezhebi önceliklerden de daha önemli olduğunu gördü. Şimdi yapılması gereken ekonomiyi olabildiğince güçlendirmek, direnci arttırmak ve İran-ABD/İsrail savaşını taraf tutmadan, ateşkese yönlendirmek olmalı. Bu da ülkenin hızla demokratikleştirilmesinden, hukukun üstünlüğünün siyasi mensubiyet gözetmeden tüm vatandaşları kapsayacak şekilde kurulmasından geçiyor.
Hürmüz Boğazı etrafında şekillenen olası NATO müdahalesine de özellikle dikkat etmek gerek; NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin, Hürmüz meselesine NATO’nun da dahil olabileceğine ilişkin son açıklamaları, NATO üyesi Türkiye’yi de çatışmaya doğrudan taraf yapma işaretleri veriyor. Türkiye açısından asıl mesele cephe hattında yer almak değil; Savaştan kaynaklı uzun sürebilecek jeopolitik baskıya karşı ekonomik olarak ayakta kalabilmek. Çünkü bu savaş, klasik anlamda kazanılan bir zaferle değil, sürdürülebilen bir dengeyle sonuçlanacak gibi görünüyor.
