İran’ın enerji gelirlerinin büyük kısmını yuan üzerinden tahsil etmesi ve bunu Hürmüz’de kurumsallaştırması, küresel ticaret ve değerleme sisteminde ABD doları egemenliği için “sonun başlangıcı” anlamına geliyor.
Ortadoğu’da askeri çatışmanın ötesine geçen, enerji, finans ve jeopolitik düzeni yeniden kuran bir kırılma yaşanıyor. Son gelişmeler, klasik anlamda bir savaşın değil, küresel sistemin yeniden yazıldığı bir “jeoekonomik dönüşümün” işaretlerini veriyor.
İran savaşıyla göz önüne çıkan Hürmüz Boğazı’ndaki küresel “senyoraj rekabeti”, para birimi, enerji akışı ve jeopolitik kontrol üzerinden devam ediyor.
ABD’nin son dönemde attığı her adım gösterdi ki artık mesele sadece petrol ve gaz değil. Çatışmalar, küresel tüm enerji yollarının ve ticaretteki baskın para biriminin kontrolü için gerçekleşiyor.
İran’ın şu anda Hürmüz Boğazı üzerinde kurduğu “senyoraj”, ABD-İsrail-Körfez askeri gücüyle yıkılmaya çalışılıyor. Savaşın gidişatı, Hürmüz Boğazı’nın artık sadece bir deniz geçidi olmadığını, hukuki, idari ve finansal bir kontrol mekanizmasına dönüştüğünü ortaya koydu. İran’ın Hürmüz’ü “kapatma” tehdidinden “yönetme” modeline geçişi, oyunun kurallarını değiştirdi. Artık İran Hürmüz’de;
- Düşman ve dost ayrımı yaparak seçici geçiş rejimi uyguluyor,
- Ticari tüm gemiler Larak Adası çevresinde denetleniyor,
- Geçişler ücretli hale getirildi ve ödemeler büyük ölçüde Çin ulusal para birimi olan Yuan üzerinden, SWIFT dışı sistemlerle yapılıyor.
İran’ın kurduğu bu model, ABD’nin ulusal para birimi olan doları orta ve uzun vadede boşa çıkarabilecek, egemenlik temelli bir senyoraj mekanizması. Yani İran, sadece coğrafyayı değil, o coğrafyadan geçen değeri de kontrol etmeye, üstelik bunu ABD’nin küresel rakibi Çin’in para birimi üzerinden yapmaya başladı.
İran’ın enerji gelirlerinin büyük kısmını yuan üzerinden tahsil etmesi ve bunu Hürmüz’de kurumsallaştırması, küresel ticaret ve değerleme sisteminde ABD doları egemenliği için “sonun başlangıcı” anlamına geliyor.
İlk hedef Hürmüz: Boğaz değil, finansal kontrol noktası
Bu çerçevede Washington’da yapılan hesap basit; İran “düşerse”, hem Hürmüz Boğazı’nın, hem de İran’ın desteklediği Husiler’in sürekli tehdit yarattığı Bab El Mandeb geçişinin kontrolü ABD ve “müttefiklerine” geçer.
ABD’nin bölgeye yığdığı muazzam askeri gücü, son olarak da Ortadoğu’ya dünyanın dört bir yanından taşıdığı kara unsurlarını kullanarak, Hürmüz’ün kontrolü elde etmeye çalışacağı aşikar.
Hürmüz Körfezi’nde Birleşik Arap Emirlikleri’nin on yıllardır hak iddia ettiği, İran tarafından kullanılan Küçük Tunb, Büyük Tunb ve Ebu Musa adaları kilit önemde. ABD’nin askeri yığınağının bu adaların işgali için kullanılması büyük olasılık. Böylece Washington, BAE’nin hak iddiası üzerinden işgale “meşruiyet kılıfı” da uydurabileceğini hesaplıyor. Ancak yine de Trump yönetiminin - hep yaptığı gibi- bu hukuksal meşruiyet unsurunu büyük ölçüde hiçe sayıp, işi “tek darbede” bitirmek için doğrudan İran’ın tartışmasız egemenliği altındaki, petrol ihraç altyapısının büyük bölümünün yer aldığı Hark adasına yönelmesi de mümkün elbette.
Üstelik gelişmeler gösteriyor ki, Trump yönetimi daha şimdiden Hürmüz’deki İran kontrolünün bitirilmesi üzerine hesap yapıp, bir adım sonrasını planlamaya başlamış durumda; ABD Dışişleri Bakanı Rubio’nun geçen hafta Paris’te gerçekleşen G-7 toplantısında ortaklarına, “savaşın 2 ila 4 hafta daha süreceğini” söylemesi, G-7 ülkelerinden savaş sonrasında Hürmüz’de kurulması planlanan yeni “mekanizma” için destek istemesi boşuna değil. ABD Dışişleri Bakanı, çoğunluğu NATO ülkelerinden oluşacak uluslararası bir güç ile, kontrolü İran’dan alınacak Hürmüz Boğazı’nda ABD Doları’nın yeniden hakim olacağı ticaret sisteminin korunması için kulis yapıyor. G-7 ülkeleri de, ABD’nin diğer müttefikleri de şimdiden bu sistemi “satın almış” görünüyorlar.
B planı: Dört Deniz projesi yeniden
Ancak İsrail-ABD-İran savaşının ilk dört haftası, Çin ve Rusya’dan dolaylı destek alan Tahran’daki Molla rejiminin “kolay yutulur lokma” olmadığını da gösterdi. Dolayısıyla ABD yönetimi, Körfez’deki petrol ve doğalgaz kaynağının ve bunun yarattığı küresel değerin kontrolünü elde tutmak için “B planı” da yapmaya başlamış durumda.
ABD’nin Suriye Büyükelçisi Tom Barrack’ın yine geçen hafta Washington’da Suriye-ABD İş Konseyi ve Atlantik Konseyi tarafından ortaklaşa düzenlenen konferansta yaptığı konuşmada, yıllar önce ortaya atılmış ancak unutulmuş “Dört Deniz” projesini yeniden tedavüle sokması boşuna değil.
2009’da dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül tarafından ortaya atılan “Dört Deniz” vizyonu, Akdeniz, Karadeniz, Hazar Denizi ve Basra Körfezi’nin küresel enerji yolları açısından birbirine bağlanmasını içeriyordu. Ancak o dönemde Şam’daki Esad rejiminin Çin ve Rusya ile olan yakın ilişkisi projenin önündeki en büyük engeldi. Suriye’de Esad rejiminin ortadan kalkıp, yerine ABD ve müttefikleri ile yakın ilişki içindeki HTŞ-Ahmet El Şara rejiminin gelmesi, “Dört Deniz” projesinin de yeniden “diriltilmesinin” önünü açmış görünüyor.
Proje, Körfez ve Akdeniz’in petrol/doğalgaz kaynaklarının Batı’ya aktarılması açısından Suriye ve Türkiye’nin, karasal ve deniz rotaları üzerinden merkezi rol üstlenmesi üzerine kurulu. İşin içinde;
- Azerbaycan-Ermenistan barışı ve Zengezur (Trump’ın bizzat kendi ismiyle andığı ticaret yolu) koridoru da var,
- Kapalı bir deniz olan Karadeniz’in Ege ve açık denizlere bağlantısının ABD ve müttefikleri tarafından “kontrol edilmesi” de var.
Erdoğan’ın BlackRock patronuyla görüşmesinin zamanlaması
Tam bu aşamada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’da Dünya Ekonomik Forumu ve BlackRock Başkanı Laurence D. Fink’le görüşmesi de zamanlama açısından çok anlamlı.
BlackRock, kurumsal yatırımcılık, varlık yönetimi, para yönetimi ve özel sermaye gibi geniş bir yelpazede işler yapan ve 10 trilyon doları aşkın bir varlığı yöneten bir şirket. BlackRock, Apple, Microsoft, Facebook, Lockheed Martin gibi dev teknoloji şirketlerinin yanı sıra, Chase, Goldman Sachs gibi bankalarda da ciddi hisselere sahip.
Amerikan elçisi Barrack’ın yeniden tedavüle soktuğu “Dört Deniz” projesi hayata geçirilecekse, bunun finansmanının BlackRock gibi bir dev üzerinden gerçekleştirilmesi en büyük olasılık.
Güvenlik nasıl sağlanacak? NATO’nun
Türkiye’de kurduğu yeni komutanlıklar
NATO’nun Türkiye’de kurmakta olduğu yeni komutanlıkları da bu vizyonla bağlamak mümkün;
Eğer Suriye ve Türkiye yeni enerji rotasında kilit rol oynayacaklarsa, bunun güvenliğinin NATO gibi küresel bir savunma örgütü tarafından üstlenilmesi Washington’dan bakıldığında en akla yakın çözüm gibi duruyor. Adana’da kurulacağı açıklanan yeni NATO Müşterek Kolordu Karargahı, bu açıdan bakıldığında çok daha anlamlı hale geliyor.
Yine yeni açıklanan, İstanbul Boğazı Anadolu Kavağı’nda bir NATO Deniz Unsur Komutanlığı ise belli ki projenin “Karadeniz geçiş ayağının” korunması için kurgulanıyor.
Türkiye, ABD cephesine yerleşiyor
Yaşanan gelişmeler, küresel enerji geçiş yolları/senyoraj rekabetinde AK Parti hükümetinin tarafını net şekilde ortaya koyduğunu gösterir nitelikte. Bir yandan AK Parti hükümet yetkilileri tarafından İsrail aleyhine hamasi konuşmalar yapılırken, diğer yandan Ankara bugüne kadar Rusya-ABD, İsrail-İran, Çin-ABD ilişkilerinde izlediği “denge politikasını” adım adım terk ediyor. İstanbul Boğazı’nda kurulacak olan NATO komutanlığı üzerinden. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki iki temel taştan biri olan Montrö Antlaşması işlevsiz hale getirilerek, ülke için yeni bir idare sisteminin ilk adımları atılıyor. Son dönemdeki hiçbir gelişme “tesadüf” değil. Amerikan Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Osmanlı millet sistemine” yönelik övgüleri de, Cumhur İttifakı’nın küçük ortağı MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin PKK terör örgütünün elebaşı Öcalan’a “kurucu önder” yakıştırması da, “terörsüz Türkiye” sürecinin zamanlaması da, kurulmak istenen yeni sistemin “ayak sesleri” aslında.
