Öyle organizasyonlar vardır ki zihinlerde yer eder. Katılımcısının, izleyeninin bakış açısını genişletir, geleceğe dair vizyon sunar. Gölcük’te TEKNOFEST Mavi Vatan’ı gezerken ben de tam olarak böyle bir hisse yapıldım.
Öyle bir etkinlik alanı ki, bir yanda deniz, diğer yanda Türkiye’nin savunma sanayisi açısından en önemli merkezlerinden biri… Arada ise gençler, mühendisler, teknoloji meraklıları ve “Bunu biz de yapabiliriz” diyerek ortaya koydukları projeler. İnsan bütün bunları görünce ister istemez geçmişi düşünüyor. Hele ki 30 Ağustos’un hemen arifesindeyken.
Çünkü 30 Ağustos denildiğinde aklımıza önce bağımsızlık geliyor. Yıllar önce bağımsızlık için verilen mücadeleyi bugün başka bir alanda sürdürüyoruz. Artık cephede değil belki ama laboratuvarlarda, teknokentlerde, fabrikalarda, üniversitelerde ve teknoloji yarışmalarında ciddi bir mücadele var.
Gölcük’te dolaşırken beni en çok etkileyen de buydu. Teknoloji üretme meselesini çoğu zaman büyük projeler üzerinden konuşuyoruz. Oysa orada gördüğünüzde işin başka bir tarafını fark ediyorsunuz. Bir gencin geliştirdiği küçük bir sistem, bir öğrencinin tasarladığı araç, bir mühendisin üzerinde çalıştığı teknoloji. Hepsi aynı büyük hedefin birer değerli parçaları.
İşin belki de en güzel tarafı, bu teknolojilerin yalnızca bugünü değil, yarını da anlatması. Çünkü bugün bir öğrencinin üzerinde çalıştığı proje, yarın bir fabrikanın üretim hattında, bir geminin üzerinde ya da savunma sanayisinin herhangi bir alanında karşımıza çıkabilir. Bunun gerçekleşmesi için gereken en önemli şey ise merak eden, araştıran ve üretmek isteyen gençlerin desteklenmesi.
Şu bir aşikardır ki, bugün bağımsız olmak; kritik teknolojileri kendin geliştirebilmek, ihtiyaç duyduğun sistemleri kendin üretebilmek, bilgiyi ve teknolojiyi dışarıdan almak yerine üreticisi olabilmek anlamına da geliyor. Bundan 100 yıl önce verilen mücadelenin ruhu ile bugün teknoloji alanında verilen mücadelenin arasında aslında güçlü bir bağ var.
TEKNOFEST’in asıl etkisi burada ortaya çıkıyor. İnsanlara yalnızca teknolojiyi göstermiyor, teknoloji üretmenin mümkün olduğunu da hissettiriyor. Bir projenin başında duran gencin gözlerindeki heyecan, bazen sergilenen en büyük teknolojiden bile daha etkileyici olabiliyor.
İşte tam da bu noktada insanın aklına “yerli ve milli” kavramı geliyor. Çünkü mesele sadece ortaya konulan araçlar ya da teknolojik sistemler değil; bunları geliştiren akıl, emek ve özgüven. CG Anadolu’dan insansız hava araçlarına, deniz teknolojilerinden savunma sistemlerine kadar bugün ortaya koyduğumuz pek çok yerli teknoloji, aslında bu anlayışın somut karşılığını oluşturuyor. Denizin kıyısında, Türk mühendislerinin ve gençlerin geliştirdiği teknolojilere bakarken “yerli ve milli” kavramının sadece bir söylem olmadığını; ekonomik, teknolojik ve stratejik bir karşılığı olduğunu düşündüm.
Bir ülkenin kendi teknolojisini üretmesi, yalnızca ekonomik ya da stratejik bir kazanım değil, aynı zamanda geleceğine duyduğu güvenin de göstergesi. Gölcük’te gördüğüm gençlerin heyecanı da bana bu güvenin karşılıksız olmadığını düşündürdü. 30 Ağustos’un bize bıraktığı bağımsızlık mirası, bugün onların ürettiği fikirlerde, geliştirdiği teknolojilerde ve “biz de yapabiliriz” inancında yaşamaya devam ediyor.