Türkiye ekonomisinde enflasyon ve faiz baskısı sürerken, küresel enerji fiyatları, ticaret savaşları ve gelişmiş ülkelerde yükselen uzun vadeli faizler dezenflasyon sürecini daha da zorlaştırıyor. Aylık enflasyonun yüzde 2 bandına sıkışması, yüksek beklentiler ve yüzde 50'ye yaklaşan ticari kredi faizleri, “Türkiye yüksek faiz dönemine kalıcı olarak mı takıldı?” sorusunu gündeme getiriyor.
Türkiye ekonomisinde son üç yıldır gündemin merkezinde iki konu var: enflasyon ve faiz. Üstelik artık sorun yalnızca yurt içinden kaynaklanmıyor. İran savaşıyla yükselen enerji fiyatları, ABD öncülüğünde artan korumacılık ve gelişmiş ülkelerde yükselen uzun vadeli faizler de Türkiye'deki dezenflasyon sürecini zorlaştırıyor.
Dolayısıyla önümüzde önemli bir soru var: Yüksek faiz dönemine kalıcı olarak mı takıldık?
Önce enflasyon: ana eğilim yüksek
Temmuz ayında tüketici fiyatları aylık %1,78 arttı. Yıllık enflasyon ise %31,8 oldu. Sınırlı da olsa yıllık enflasyondaki düşüş olumlu; ancak enflasyonun nereye gittiğini görmek açısından mevsimsellikten arındırılmış aylık göstergeler daha da önemli.
Burada tablo daha az iyimser. Temmuz ayında mevsimsellikten arındırılmış aylık enflasyon %2; çekirdek (enerji, gıda, alkollü içecekler, tütün ve altın hariç) göstergenin aylık eğilimi ise %2,2 seviyesinde gerçekleşti. Yazımdaki grafik 1’de de gösterdiğim üzere, son bir yıllık gerçekleşmelere baktığımızda yıllık enflasyonun %32, aylık enflasyonun %2 bandına yapışmış olduğunu görüyoruz.
Sorunun bir diğer ayağı beklentiler. Enflasyona ilişkine beklentiler hala çok yüksek. TCMB’nin en son anketinde, piyasa katılımcılarının yılsonu enflasyon beklentisi %29,4 oldu. 12 ay sonrası için beklentiler ise enflasyondaki ataleti daha net sergiliyor. Önümüzdeki yıl ağustos ayı için piyasa katılımcılarının enflasyon beklentisi %24 iken, bu oran reel sektörde %33, hane halkında ise %46 oldu. Mevcut enflasyonun %32 civarında olduğunu düşünürsek, piyasa enflasyonda sınırlı iyileşme beklerken, reel sektör atalet, hane halkı ise artış bekliyor.
Beklentilerin bu kadar yüksek olması fiyatlama davranışlarını da etkiliyor. Şirket fiyatını, çalışan ücret talebini, ev sahibi kirasını gelecekte beklediği enflasyona göre belirliyor. Böylece geçmiş enflasyon geleceğe taşınıyor ve enflasyonda atalet oluşuyor.
Küresel enflasyon yeniden kapıda mı?
Yurt içinde enflasyonu düşürmeye çalışırken küresel koşullar da işi zorlaştırıyor. Bunun yakın dönemdeki ana nedeni ABD-İsrail-İran savaşı oldu. Orta Doğu'daki çatışmalar enerji arzına ilişkin riskleri artırırken petrol fiyatlarını Brent başına 80-90 doların üzerine taşıdı. Hürmüz Boğazı'ndaki geçişlerin normale dönmemesi enerji fiyatlarında riskin devam ettiğini gösteriyor.
İkinci küresel risk ise ABD'de başlayan yeni gümrük vergisi dalgası. Gümrük vergileri ithal ürünlerin fiyatını yükseltirken şirketlerin kullandığı ara mallarını da pahalılaştırıyor. Diğer ülkelerin misillemeleriyle birlikte dünya ticaretinin maliyeti artıyor.
Yurt içinde yüksek faiz ve finansmana erişim sorunları
Şimdi faiz ve finansmana erişim tarafına bakalım. Merkez Bankası politika faizini uzunca bir süre boyunca %40 olan gecelik borç verme faizinde tutarken, piyasayı bu hafta başında %37 olan para politikası faiz oranından fonlama kararı aldı. Temmuz ayındaki %32'lik yıllık enflasyona göre politika faizi yaklaşık 5 puan pozitif reel faize işaret ediyor.
Ancak şirketlerin ve tüketicilerin karşılaştığı faiz bunun çok üzerinde. Ticari kredi faizleri %50'ye yakın seyrederken tüketici kredilerinde maliyet daha da yukarı çıkıyor. Kredi kartlarında ise azami aylık akdi faiz oranları bakiyeye göre %3,11 ile %4,55 arasında değişiyor.
Bunun sonucu kredi büyümesinde görülüyor. Toplam kredi büyümesi yılın başındaki yüksek seviyelerden %25 civarına geriledi. TL ticari ve bireysel kredi büyümelerinde de belirgin bir yavaşlama var. Kredi kartı harcamalarındaki artış da önceki dönemlere göre ivme kaybediyor.
Küresel çerçevede faizler artıyor
Türkiye açısından bir başka sorun küresel faizlerin seyri.
Küresek enflasyon üzerindeki artış kaynaklı olarak birçok gelişmiş ülke merkez bankası faiz artışına gitti. Eylül ayında Avrupa Merkez Bankası’nın yeniden bir faiz artışına gitmesine kesin gözüyle bakılırken, Fed’den de benzer bir hamle olası görünüyor.
Bunların yanı sıra gelişmiş ülkelerin kamu borçları rekor seviyelere ulaştı. Artan bütçe açıkları daha fazla tahvil ihracı gerektiriyor. Tahvil arzındaki artış ise uzun vadeli faizlerin yüksek kalmasına neden oluyor.
ABD bunun en önemli örneği. Yükselen borçlanma ihtiyacı uzun vadeli ABD tahvil faizleri üzerinde baskı yaratırken Hazine, borçlanma maliyetini kontrol altında tutabilmek amacıyla borcun vade yapısı ve uzun vadeli tahvil geri alımları üzerinden yeni bir finansman stratejisi yürütüyor.
Bunların Türkiye'ye yansıması önemli. ABD veya diğer gelişmiş ülkelerde risksiz faiz yükseldiğinde uluslararası yatırımcı Türkiye'ye gelmek için daha yüksek getiri talep ediyor. Türkiye'nin risk primi de bunun üzerine ekleniyor. Bu nedenle gelişmiş ülkelerde faizlerin yüksek kalması Türkiye'nin dış finansman maliyetini artırırken yurt içindeki faiz indirim alanını da daraltıyor.
İç talep yavaşlıyor ama ne kadar?
Peki, yüksek faiz ekonomiyi ne kadar soğuttu? Merkez Bankası’nın üçüncü Enflasyon Raporu bu konuda önemli göstergeler sunuyor. Tüketim tarafında belirgin bir ivme kaybı var. Altın hariç perakende satışların artış hızı ikinci çeyrekte yavaşladı. Kart harcamaları da reel olarak geriledi.
Üretim tarafında ise daha karmaşık bir görünüm var. Sanayi üretimi ihracatın katkısıyla sınırlı artış gösterirken hizmet üretimi yataya yakın seyrediyor. Kapasite kullanım oranının tarihsel ortalamasının altında olması da üretim tarafındaki zayıflığı gösteriyor.
Yatırım göstergelerinde yüksek finansman maliyetleri şirketlerin yeni yatırım kararlarını zorlaştırıyor. Özellikle uzun vadeli ve krediye bağımlı yatırımlar açısından mevcut faiz seviyeleri önemli bir maliyet oluşturuyor.
Yüksek faiz politikasına mı takıldık?
Bütün bu göstergeleri bir araya getirdiğimizde faizlerin hızlı biçimde düşürülmesinin neden zor olduğu daha net ortaya çıkıyor.
Birincisi, enflasyonda güçlü bir atalet var. Yıllık enflasyon gerilese de aylık ana eğilim %2 civarında ve hane halkı ile reel sektörün beklentileri halen oldukça yüksek.
İkincisi, yurt dışından gelecek finansmana ilişkin alan sınırlı. Gelişmiş ülkelerde faizler yüksek kaldıkça Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere sermaye girişini sağlamak daha yüksek reel getiri gerektiriyor.
Üçüncüsü, küresel riskler yüksek seyrediyor. İran savaşı, enerji fiyatları, korumacı politikalar ve yüksek kamu borçları küresel risk primini yukarıda tutuyor.
Bu üç unsur birlikte değerlendirildiğinde Merkez Bankası’nın faiz indirim alanı da daralıyor.
Enflasyon ve faiz nasıl kalıcı olarak düşer?
Enflasyonun kalıcı olarak düşmesi için öncelikle onu besleyen yapısal sorunların ele alınması gerekiyor. Güven ortamını iyileştirecek hukuki ve kurumsal düzenleme ve uygulamaların hayata geçirilmesi gerekiyor. Tarım ve gıda piyasalarında arz sorunlarının azaltılması, enerji bağımlılığının düşürülmesi, kamu maliyesinde disiplinin güçlendirilmesi, verimliliğin artırılması ve yatırım ortamının iyileştirilmesi bunların başında geliyor.
Özetle Türkiye'nin ihtiyacı düşük faizi sürdürülebilir kılacak düşük ve kalıcı enflasyonu sağlayabilmek. Bunun yolu da para politikasına daha fazla yük bindirmekten değil, yüksek enflasyonu kalıcı hale getiren yapısal sorunları çözmekten geçiyor.
