Avrupa Merkez Bankası ile Japonya Merkez Bankası, bozulan enflasyon görünümü nedeniyle faiz oranlarında artışa gitti. Hatta piyasalarda Avrupa Merkez Bankası’nın önümüzdeki toplantısında 25 baz puanlık yeni bir faiz artışı neredeyse tamamen fiyatlanmış durumda.
Dünya ekonomisinde son haftalarda yaşanan gelişmeler yeni bir enflasyon dalgasıyla karşı karşıya kalınabileceğine işaret ediyor. ABD ile İran arasında tırmanan gerilim enerji fiyatlarını yeniden yukarı iterken, Avrupa ve Japonya’da merkez bankalarının faiz artırımlarına geri dönmesi, enflasyonla mücadelenin devam ettiğini gösteriyor. ABD’de ise politika faizi değişmemesine rağmen tahvil piyasalarının verdiği mesaj oldukça net: Enflasyon beklentileri hızla bozuluyor.
Türkiye ise bu sürece, halihazırda yüksek enflasyon ve finansman maliyetlerini yaşadığı bir dönemde giriyor.
Petrol fiyatları yeniden küresel enflasyonun merkezinde
Son dönemde enflasyon görünümünü bozan en önemli gelişme enerji piyasalarında yaşanıyor.
ABD ile İran arasında devam eden çatışmalar, petrol arzına ilişkin endişeleri yeniden artırırken küresel petrol stoklarının kritik seviyelere gerilemesi fiyatlar üzerinde ilave baskı oluşturuyor.
Enerji fiyatları sadece akaryakıtı değil, sanayi üretiminden ulaştırmaya, tarımdan lojistiğe kadar ekonominin neredeyse bütün maliyet yapısını etkiliyor. Bu nedenle petrol fiyatlarında görülen artış, enflasyonun yeniden yukarı yönlü hareket etmesine neden oluyor.
Son haftalarda Amerika ve Avrupa’da enflasyon beklentilerinin yeniden yükselmesinin arkasında da büyük ölçüde bu arz yönlü gelişmeler bulunuyor.
Merkez bankaları yeniden sıkılaşma sürecine giriyor
Enerji kaynaklı maliyet baskılarının ilk etkisi para politikalarında görülmeye başladı.
Avrupa Merkez Bankası ile Japonya Merkez Bankası, bozulan enflasyon görünümü nedeniyle faiz oranlarında artışa gitti. Hatta piyasalarda Avrupa Merkez Bankası’nın önümüzdeki toplantısında 25 baz puanlık yeni bir faiz artışı neredeyse tamamen fiyatlanmış durumda.
Bu gelişme, küresel faizlerin beklenenden daha uzun süre yüksek kalacağı yönündeki beklentileri güçlendiriyor.
Oysa yılın ilk yarısında hâkim olan beklenti, enflasyondaki düşüşün hızlanacağı ve merkez bankalarının faiz indirimlerine başlayacağı yönündeydi. Son gelişmeler ise bu beklentinin tamamen değiştiğini gösteriyor.
Fed’in kararı piyasalara güven vermedi
Küresel piyasalarda dikkat çeken bir diğer gelişme ise ABD Merkez Bankası’nın (Fed) temmuz toplantısı oldu.
Fed, toplantı sonrasında politika faizini değiştirmedi. Ayrıca, kararın ayrıntıları, faiz kararının kendisinden çok daha önemliydi.
FOMC üyelerinden dokuzu faizlerin sabit tutulmasını desteklerken, üç üye faiz artışı yönünde karşı oy kullandı. Böylece 2016 yılından bu yana ilk kez tek bir toplantıda bu kadar güçlü bir şahin ayrışma yaşandı.
Fed Başkanı Warsh’un enflasyonla mücadelede kararlılık mesajı vermesine rağmen piyasalar bu mesajı yeterince güçlü bulmadı. Bunun sonucunda uzun vadeli enflasyon beklentileri yükseldi.
Kararın hemen ardından ABD’nin 30 yıllık Hazine tahvil faizinin yüzde 5,23 seviyesine ulaşarak son 19 yılın zirvesine ulaşması da bunun en önemli göstergesi oldu.
Tahvil piyasası aslında tek bir mesaj veriyor: Yatırımcılar enflasyonun beklenenden daha uzun süre yüksek kalabileceğini fiyatlamaya başladı.
Dünyayı bekleyen yeni risk: Yüksek faiz, düşük büyüme
Küresel ekonomi açısından asıl risk ise bundan sonra başlıyor. Enflasyonun yeniden yukarı yönlü hareket etmesi, merkez bankalarını daha uzun süre yüksek faiz uygulamaya zorlayacak. Bunun en büyük maliyetini ise kamu borcu yüksek olan ekonomiler ödeyecek.
Başta ABD, Avrupa, Japonya ve Çin olmak üzere birçok ülkede kamu borç stokları milli gelirin çoktan yüzde yüzünü aşmış ve tarihi rekorlara ulaşmış durumda. Faiz oranlarındaki her bir baz puanlık artış, bu ülkelerin borçlanma maliyetlerini yükseltirken bütçeler üzerindeki faiz yükünü de büyütüyor.
Diğer taraftan yüksek finansman maliyetleri özel sektör yatırımlarını yavaşlatıyor, tüketimi sınırlıyor ve büyüme üzerinde aşağı yönlü baskı oluşturuyor.
Kısacası dünya ekonomisi yeniden yüksek enflasyon ile düşük büyümenin aynı anda yaşandığı zorlu bir döneme girme riskiyle karşı karşıya bulunuyor.
Türkiye’de enflasyon en büyük sorun
Küresel enflasyonist riskler yeniden yükselirken Türkiye ekonomisinin kendi enflasyon sorunları da devam ediyor. Son bir yıldır tüketici enflasyonu yüzde 32 seviyesinin altına gerilemedi. Temmuz ayında ise özellikle gıda fiyatları, yönetilen ve yönlendirilen fiyatlardaki artışlar ile petrol fiyatlarındaki yükseliş enflasyonu yeniden yukarı yönlü baskıladı. TEPAV Gıda Fiyat Endeksine göre temmuz ayında gıda fiyatları aylık yüzde 0,93 arttı. Yıllık gıda enflasyonu ise yüzde 32,8 olarak gerçekleşti. Özellikle sebze fiyatlarındaki artış dikkat çekti.
Bu görünüm, yaz aylarında beklenen dezenflasyon sürecinin gerçekleşmediğine işaret ediyor.
Beklentiler hâlâ istenen seviyede değil
Enflasyonla mücadelede sadece gerçekleşen enflasyon değil, beklentiler de büyük önem taşıyor. Ancak bugün gelinen noktada reel sektörün, hane halkının ve piyasa katılımcılarının enflasyon beklentileri hâlâ Merkez Bankası’nın tahminlerinin oldukça üzerinde bulunuyor. Piyasanın yıl sonu enflasyon beklentisi yüzde 30 civarında seyrediyor.
Beklentilerin hedeflerden bu kadar uzak olması, fiyatlama davranışlarının normalleşmediğini ve enflasyon ataleti sorununun devam ettiğini gösteriyor.
Merkez Bankasının manevra alanı daralıyor
Önümüzdeki dönemde ekonomi yönetiminin en önemli sınavı para politikasında ortaya çıkacak. Bir tarafta küresel ölçekte yeniden yükselen faizler ve bozulan enflasyon görünümü, diğer tarafta Türkiye’de kalıcılığını koruyan fiyat baskıları bulunuyor. Bu tablo, Merkez Bankasının faiz indirimleri konusunda hareket alanını önemli ölçüde sınırlandırıyor.
Üstelik yüksek faizler, değerli reel kur ve artan finansman maliyetleri; üretim, yatırım ve ihracat üzerinde giderek daha ağır bir yük oluşturuyor.
Dolayısıyla önümüzdeki aylarda ekonomi politikalarının temel amacı yalnızca enflasyonu düşürmek olmayacak. Aynı zamanda yüksek faiz-yüksek maliyet sarmalının büyüme ve istihdam üzerindeki olumsuz etkilerini sınırlayacak dengeli bir politika bileşimi oluşturmak gerekecek.
