Algo-Economicus aşırı rasyonel. Ama bu rasyonalite anlamdan arındırılmış. Sisteme karbon fiyatı, biyoçeşitlilik verisi, vs. girebilir. Ama bu verilerin nasıl tanımlandığı, hangi eşikle fiyatlandığı, kimin metodolojisiyle ölçüldüğü gibi konular kritik.
Doğayı korumaya ayrılan her 1 dolara karşılık, tahrip eden faaliyetlere yaklaşık 30 dolar akıyor. Toplamda 7,3 trilyon dolarlık tahrip edici finansman, yalnızca 220 milyar dolarlık koruma yatırımıyla karşılanıyor.
Bu rakamlar, UNEP’in State of Finance for Nature 2026 raporundan. 7,3 trilyon dolar, fosil yakıt sübvansiyonlarından enerji ve altyapı gibi yüksek etkili sektörlere yapılan yatırımlara uzanan geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Bunun 2,4 trilyon doları ise doğrudan çevreye zararlı sübvansiyonlardan oluşuyor.
Metodoloji tartışılabilir. Bir köprü de bu hesaba girebilir, bir sulama kanalı da. Ama yön değişmiyor. Sistem, doğayı yaşatmak için değil, ekonomik değere dönüştürmek için finanse ediyor.
Doğa ekonomik varlık sınıfına girer mi?
Modern finansal sistem, doğayı ancak parçalanmış, metalaşmış ya da işlevsel olarak dönüştürülmüş haliyle ‘varlık’ olarak tanır. Ayakta duran bir orman finansal olarak yoktur. Ağaçlar ancak kesildiği anda ekonomik değere dönüşür. Canlı bir nehir bilançoda görünmez. Enerji üretimine dahil edildiğinde finansal bir varlık haline gelir.
Ekosistemlerin sunduğu işlevler (karbon tutma, su döngüsünü düzenleme, vs.) kullanım değeri üretir ama değişim değeri üretmedikleri ölçüde piyasa tarafından tanınmaz. Mülkiyet haklarının tanımsızlığı da buna etki eder. Bir ormanın sahibi yoksa, o ormanı korumanın piyasada karşılığı olmaz.
Sorun yalnızca ekonominin büyüme önceliğinde değil, kurumsal tasarımda. Sürdürülebilirlik kavramı, sistemin doğaya ilişkin değer tanımını sorgulamak zorunda. Eğer bunu yapmıyorsa, yalnızca ‘yeşil büyüme’ çerçevesinde kalıyorsa, sadece dengeleyici bir işlev görür. Sistemi dönüştürmek yerine sürekliliğini sağlar.
Geri dönüşü olmayan kayıpları fiyatlamak!
Bu tabloyu tamamlayan ikinci kırılma noktası zamansal. Finansal sistem, indirgeme oranı (discount rate) aracılığıyla geleceği fiyatlar. Standart yüzde 8’lik bir oranla hesaplandığında, 10 yıl sonraki 100 dolarlık ekosistem değeri bugünün karar masasında yaklaşık 46 dolara iner.
Somutlaştıralım. Bugün 50 dolarlık bir kâr elde ediyorsanız ve 10 yıl sonra gerçekleşecek tahribatın bugünkü değeri 46 dolarsa, sistem bu yıkımı rasyonel kabul eder. Kısa vadeli kâr, uzun vadeli tahribi meşrulaştırır.
Ancak burada önemli bir ayrım gerekiyor. İndirgeme oranı soyut bir kötülük değil. Risk ve fırsat maliyetini yansıtan teknik bir araç. Sıfır indirgeme oranıyla çalışmak da başka çarpıklıklar yaratır. Gelecekteki her zarar sonsuz maliyete dönüşür, hiçbir yatırım rasyonel olmaz.
Asıl mesele indirgeme oranını kaldırmak değil, doğa varlıkları için farklı bir oran uygulamak. Geri dönüşü olmayan kayıplar (yok olan bir tür, kuruyan bir su havzası) standart finansal risk mantığıyla değil, ayrı bir zaman etiğiyle değerlendirilmeli. Bu da çok kolay değil. Kimin elinde şekillenecek? Hangi kurumsal mekanizmayla uygulanacak?
Algo-Economicus
Bir yandan da karar süreçlerine artık yoğun şekilde algoritmalar giriyor. Optimizasyon modelleri karar mimarisinin merkezine yerleşiyor.
Ama bunun da yapısal bir sınırı var. Algoritmalar ancak tanımlanmış verileri işleyebilir. Karbon yutağı, biyoçeşitlilik, ekosistem bütünlüğü gibi kavramlar finansal veri modellerine dahil edilmediği sürece algoritmik olarak yok hükmündedir. Ölçülemeyen, sistem dışına itilir.
Algo-Economicus aşırı rasyonel. Ama bu rasyonalite anlamdan arındırılmış. Sisteme karbon fiyatı, biyoçeşitlilik verisi, vs. girebilir. Ama bu verilerin nasıl tanımlandığı, hangi eşikle fiyatlandığı, kimin metodolojisiyle ölçüldüğü gibi konular kritik.
Çözüm?
Zor bir paradoks. Doğayı finansal sisteme dahil etmeye çalıştıkça onu yeniden metalaştırma riski ortaya çıkıyor. Karbon piyasaları, biyoçeşitlilik kredileri, doğa temelli finansal araçlar çözüm ile sistemin yeniden üretimi arasında belirsiz bir alanda konumlanıyor. Hangi tarafa düştükleri, büyük ölçüde bu araçların kim tarafından ve hangi amaçla tasarlandığına bağlı.
Sürdürülebilirlik de bu açığı tek başına kapatamıyor. Sorun sistemin nasıl işlediğinden değil, neyi ‘varlık’ olarak tanımladığından başlıyor.
Peki, çözüm ne? Sanırım şunu söyleyebiliriz. Ekonomik değerin, yalnızca piyasa içi değişimle ölçüldüğü bir sistemde, doğa temelli çözümler ölçeklense de sistemin mantığını değiştirmez. Yıkımı durdurmaz. Sadece zamanlamasını değiştirir. Daha sofistike araçlarla, daha geç ama aynı yöne doğru.
Yönü değiştirmek için önce ‘bir ekosistemin değeri, ancak onu fiyatlayabildiğimizde mi başlar?’ ve ‘fiyatlamadan değerin korunmasını nasıl sağlarız?’ diye sormak lazım. Burada dürüst olmadığımız sürece, 30’a 1’lik oran değişmeyecek. Yalnızca daha ‘iyi’ raporlanacak.