Türkiye, iklim krizinin üç ana cephesinin kesiştiği bir coğrafyada. Akdeniz iklim kırılganlığı, enerji güvenliği ve finansman. Bu üç eksen birbirini hem besliyor hem de karmaşıklaştırıyor. COP31, Türkiye’ye bu kırılganlığı tutarlı bir bölgesel çerçeveye dönüştürme ve bunun liderliğini üstlenme fırsatını veriyor.
Türkiye’nin başkanlığını yapacağı COP31 için geri sayım devam ediyor. Kasımda Antalya’da düzenlenecek bu organizasyon, ülkemiz için stratejik olarak son derece önemli.
Türkiye’nin COP31 için resmi çerçevesi net. Bu, ‘uygulama’ zirvesi olarak konumlanıyor. Artık söylem değil, eylem vurgusu öne çıkıyor. Diyalog-uzlaşı-eylem üçlüsü ise başkanlığın ilkeleri.
Doğru ama bir o kadar da zorlu bir çerçeve. Doğru, çünkü iklim müzakerelerinin kronik bir söylem-eylem açığı var. Zorlu, çünkü bu açığı kapatacak koşullar daha Antalya’ya gelmeden daha da kırılgan hale gelmiş durumda.
Küresel zemin kırılgan
COP31 temiz bir sayfayla açılmıyor. ABD müzakere masasından çoktan kalktı. Orta Doğu’daki jeopolitik gerilim enerji piyasalarını sarsıyor. Hürmüz gibi baskılar, devletleri enerji güvenliğini iklim gündeminin önüne almaya zorluyor.
Bir de sırtta dolu bir küfe var. COP30’da 80’den fazla ülkenin neredeyse uzlaştığı fosil yakıt yol haritası Brezilya’da nihai metne giremedi. Antalya, bir önceki COP’un çözemediği bu ağır dosyayı da sırtlanacak.
Tüm bu kırılganlıklar, COP31’i aslında daha da önemli kılıyor. Ve Türkiye için nadir bir fırsat penceresi açıyor.
Fırsat üçgeni
Akdeniz, iklim krizinin bizzat şekillendiği bir hat. Küresel ortalamadan yüzde 20 daha hızlı ısınıyor. Kıyı bölgelerinde sel ve erozyon, deltalar ve akiferlerde tuzlanma, su krizi ve 500 milyondan fazla insan. Bu tablo iklim krizini bu hat için de soyut bir çevre meselesinden çıkarıp, ekonomik ve toplumsal bir meseleye dönüştürüyor.
Türkiye, iklim krizinin üç ana cephesinin kesiştiği bir coğrafyada. Akdeniz iklim kırılganlığı, enerji güvenliği ve finansman. Bu üç eksen birbirini hem besliyor hem de karmaşıklaştırıyor. COP31, Türkiye’ye bu kırılganlığı tutarlı bir bölgesel çerçeveye dönüştürme ve bunun liderliğini üstlenme fırsatını veriyor.
Enerji tarafında, Türkiye’nin çelişkili görünen bir tablosu var. Kömür sübvanse ediyor ama yenilenebilir kapasitesini de hızla artırıyor. Hem enerji ithalatçısı hem de transit koridor. Bu durum aslında küresel çoğunluğun yaşadığı geçiş gerçeğinin özeti. Türkiye bu deneyimi ‘hızlı ama dengeli geçiş’ modeli olarak kurabilirse, bu bir zayıflık değil, küresel tartışmaya özgün katkı olur.
Türkiye’nin hayata geçireceği emisyon ticaret sistemi (ETS), Avrupa ile bütünleşik ticaret yapan bir ekonomi için doğrudan rekabet meselesi. Bu sistemin tasarımını ve uygulamasını bölgedeki komşularıyla paylaşmak, Türkiye’yi salt enerji koridoru olmaktan çıkarıp, geçiş mimarına dönüştürebilir.
Finansman tarafında ise özgün bir ara konum söz konusu. İklim finansmanı COP31’in en ağır gündemi. Hedef 2035’e kadar yılda 1,3 trilyon dolar. İhtiyaç ortada ama fonlama ve dağıtım mekanizması belirsiz.
Türkiye, güçlü bankacılık sistemiyle, iklim projelerinin yapılandırılması, yeşil tahvil ihracının ölçeklenmesi ve uluslararası iklim fonu mekanizmalarıyla Akdeniz, Balkanlar ve Orta Doğu için bir iklim finansmanı köprüsü kurabilir.
Sonuç: Fırsat gerçek, pencere açık
İklim, enerji ve finansman birbirinden bağımsız değil. Enerji geçişini finanse edemeyen bir bölge liderliği boşa düşer. Finansmanı yönlendiremeyen bir enerji vizyonu kâğıt üzerinde kalır. İklim kırılganlığını gündemin merkezine taşıyamayan bir finansman mekanizması meşruiyetini yitirir. Tüm bunların jeopolitik enerji güvenliği açısından önemi de malum.
Türkiye’nin COP31 başkanlığının gerçek değeri, bu üç ekseni birlikte kurabilme kapasitesinde. Bunun için yalnızca uluslararası söylem yetmez. Türkiye’nin ulusal katkı beyanını (NDC) daha net bir uygulama takvimine bağlanması ve kolektif hareket kapasitesini gerçek bir koordinasyona dönüştürmesi gerekiyor.
Tüm bu dönüşüm devletin yönetebileceği ama tek başına gerçekleştiremeyeceği bir süreç. Kamunun koordinasyonu, özel sektörün desteği, finansın aktif konumlanması, akademinin bölgesel tez ve senaryolar üretmesi, sivil toplumun aktif katılımı, iletişimin de geniş toplumsal destek için doğru anlatıları kurması gerekiyor.
COP31, Türkiye’nin iklim dönüşümünü kendi ekonomik geleceğinin merkezine yerleştirdiği, kolektif bir kapasite inşa ettiği ve Akdeniz bölgesinde bu mimarinin öncü aktörü olduğu bir dönemin başlangıcı olabilir.
Bunun için tüm paydaşların ülkemiz adına sorumluluk alması şart. İklim dönüşümü, her aktörün kendi konfor alanının tam sınırında durduğu bir süreç. Buradan çıkmak gerekiyor. Çünkü dönüşüm, izleyerek değil, ortak hareket ederek mümkün.
Tüm bu çerçeve sağlıklı şekilde kurulabilirse, COP31 salt bir etkinlik olarak kalmaz. Ülkemiz için bir eşik olur. Ama eşikten geçmek için önce ona kararlılıkla yürümek gerekiyor.