Belirsizliğin kalıcı bir zemin haline geldiği günümüzde, iş liderlerine samimiyetle iletmek istediğim bir mesaj var: İletişim, karar kalitesinin belirleyici unsurlarından biri olarak, pek çok noktada hayat kurtarıcı olabilir.
İş dünyası için belirsizlik artık kalıcı. Gerçek dağınık. Anlam kıt. Algoritmalar anlatıyı yazıyor.
Oysa, şirketler için güven her şey. Güven birikir. İtibar inşa edilir. Anlam kendiliğinden oluşmaz. İletişim, kurum ile paydaşları arasında güvenin test edildiği başlıca alandır. İletişimci de sadece mesaj taşıyıcısı değil, bir anlam mimarı. Ama çoğu zaman karar masasına bile alınmaz.
Strateji toplantısı yapılıyor. Masada herkes var. İletişim? O yok. Çünkü, onun sırası kararlar alındıktan sonra gelecek. "Bunu nasıl duyuralım?" sorusu için.
Kurumların büyük çoğunluğunda iletişim tam da bu konumda tutuluyor. Mesaj yazar. Basın bülteni çıkarır. Etkinlik yapar. Kriz geldiğinde ortalığı yatıştırmaya çalışır. Araya sıkıştırılır, işi biter, kenara çekilir. Aksesuar gibi. Takılır, çıkarılır. Esas kıyafeti etkilemez.
Belirsizliğin kalıcı bir zemin haline geldiği günümüzde, iş liderlerine samimiyetle iletmek istediğim bir mesaj var: İletişim, karar kalitesinin belirleyici unsurlarından biri olarak, pek çok noktada hayat kurtarıcı olabilir.
Gerçek dağıldı, anlam kıtlaştı
Bilgi artık dağıtık, parçalı ve kontrolsüz. Anlatı üretmenin maliyeti sıfıra yaklaşırken, doğrulamanın maliyeti katlanarak artıyor. Algoritmalar öfkeyi, çatışmayı, uç sesleri ödüllendiriyor. Krizler artık yalnızca toplumsal tepkiyle değil, algoritmik dağıtım tercihleriyle büyüyor.
Kurumlar, üretilen bilginin çıkış noktasını kontrol edemiyor. Hız ile derinlik arasındaki makas genişliyor, güven aşınıyor. Bu ortamda anlam kurmak, meseleyi doğru okumak, bağlamını görmek, neyin önemli neyin gürültü olduğunu ayırt etmek, çok hayati hale geliyor.
Karar anında masada kim yok?
Bir şirket düşünün. Önemli bir karar tartışılıyor. Masada her uzmanlık var. Ama iletişim yok. Karar alınıyor. Uygulama başlıyor. Birkaç ay sonra beklenmedik bir tepki geliyor. Kriz çıkıyor. İletişim masaya çağrılıyor: "Bunu düzeltin."
Oysa, yangının kıvılcımları daha ilk karar masasında belirgindi. Sorulmayan sorular kıvılcımı gizledi. Bu karar paydaşlarımıza ne anlam ifade edecek? Çalışanlarımız bunu nasıl okuyacak? Bu karar kurumun değerleriyle uyuşuyor mu? Algoritmik dolaşımda nasıl şekillenecek? Bunlar boş sorular değil, tersine karar kalitesini belirleyen sorular. İletişim masada değilse, bu sorular çoğu kez gündeme gelmiyor.
Dahası, kararın kendisi kadar, oluşturulacak anlatısı da kritik. Ve bu hiç kolay değil. Çünkü, algoritmalar artık devrede. Bağlamından koparılmış bir detay, yanlış çerçevelenmiş bir başlık, bir çalışanın sosyal medya yorumu… Bunlar, kararınızın kamusal anlamını sizden önce yazıyor. Sizin yönetmediğiniz boşluğu başkaları dolduruyor.
Güven, söylem ile eylem arasındaki tutarlılıktan doğar. Bu tutarlılığı izlemek, görünür kılmak, paydaşlara sürekli ve doğru biçimde aktarmak iletişimin işi. Ama iletişim, kararlardan sonra devreye giriyorsa, artık her şey için çok geç!
Sistem körleşmesi
Yönetim katında her tür veri var. Her şey ölçülüyor. Raporlar hazır. Buna rağmen, her şeyi bilmeye ve her zaman doğru kararlar vermeye muktedir olamadığımız bir çağdayız. Cevap üretmekten ziyade, doğru soruları sormak çok daha kritik.
Paradoks tam burada. Veri, hız, analiz… Yapay zekâ karar süreçlerine giriyor, modeller derinleşiyor, her şey daha hızlı işleniyor. Marifet giderek artıyor.
Peki, yargı, anlam, bağlam, etik… Yani, hikmet?
Marifet ile hikmet arasındaki mesafe açıldığında kurumlar yön kaybediyor. Hız, verimlilik, hedef baskısı, rahatsız eden doğru soruların önüne geçiyor. Oysa, Paul Argenti’nin söylediği gibi, sürekli olarak şunu sormaya ihtiyaç var: Ne yapıyoruz ama yapmamalıyız? Ne yapmıyoruz ama yapmalıyız?
Bunlar kör nokta soruları. Güçlü bir iletişim fonksiyonu bu sesi çıkarabilir. Ama, zaten masada bile değilse, bu ses hiç yükselmiyor.
Sonuç: İletişim, stratejik akıldır.
Karar anında masada olmayan iletişim, doğru anlatının kurulamamasına yol açıyor. Doğru anlatı kurulmayınca, boşluğu algoritmalar dolduruyor. Algoritmalar herkese aynı gerçeği anlatmıyor, herkese ‘kendi’ gerçeğini veriyor. Söylem ile eylem arasında fark olunca, güven erozyonu başlıyor. Güven erozyonu derinleşince sistem körleşiyor. Söylenen ile yapılan arasındaki mesafe, kurumun gerçek kimliğini belirliyor.
Bugünün rekabet avantajı bana göre teknolojide değil, verinin hızı ile muhakemenin derinliği arasındaki dengeyi kurabilme becerisinde. Ve bu dengenin kurulması, ancak güçlü bir stratejik iletişim aklı ile mümkün.