Geçtiğimiz akşam 54. İstanbul Müzik Festivali kapsamında Atatürk Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilen Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nın “Morricone-Sinemanın Sesi” konserindeydim.
Konserden çıkarken aklımda yalnızca müzikler yoktu. Bir soru vardı: Bazı filmleri unutulmaz yapan şey gerçekten görüntüler mi, yoksa onları hafızamıza kazıyan müzikler mi? Sinema tarihine baktığımızda çoğu zaman yönetmenleri, oyuncuları, sahneleri ve replikleri hatırlarız. Oysa yıllar sonra bir melodiyi duyduğumuzda gözümüzün önüne gelen şey çoğu zaman filmin kendisidir.
Bir obua sesi... Bir ıslık... Bir koro... Bir gitar cümlesi... Ve bir anda onlarca yıl öncesine gideriz. Bir çölün ortasında geçen düello... New York'un sisli sokakları... Bir misyonerin Amazon ormanlarında taşıdığı umut... Ya da eski bir sinema salonunda büyüyen bir çocuğun hikâyesi...
Bir melodinin hatırlattıkları
İşte Ennio Morricone'nin büyük gücü burada yatıyor. O, film müziği bestelemedi. Hafızaya müzik besteledi. 1961 yılında başlayan ve yarım yüzyılı aşan üretim hayatı boyunca beş yüzden fazla film için müzik yazdı. Yüzü aşkın konser eseri besteledi. Ama onu diğer bestecilerden ayıran şey sayılar değil; müziğin sinema içindeki rolünü değiştirmiş olmasıydı.
Morricone'den önce film müziği çoğu zaman sahnenin duygusunu destekleyen bir unsurdu. Morricone ile birlikte müzik, anlatının kahramanlarından birine, bazen başrol oyuncusundan daha baskın bir karaktere dönüştü. Bazen filmin önüne geçti, bazen de filmin hafızada kalmasının temel nedeni oldu. Ve işte tam bu noktada, başlangıçtaki sorumuzun cevabı da şekillenmeye başlıyor: Kimi zaman filmler müzikleri yaşatır, kimi zaman da müzikler filmleri ölümsüz kılar.
Bugün "İyi, Kötü ve Çirkin"i düşündüğümüzde, gözümüzün önüne sahnelerden önce o vahşi batı ezgisi gelir. "Bir Zamanlar Amerika"da Edda Dell'Orso’nun o hüzünlü sopranosu, "Cennet Sineması"nda çocukluğumuza dokunan o piyano cümlesi filmin önüne geçer. Peki ya De Niro’nun aynalarla dans ettiği o meşhur sahne ya da "The Untouchables"da tren istasyonundaki o gerilim dolu an? Morricone olmasaydı, bu sahneler bu kadar ikonik olabilir miydi? "The Mission" da öyledir... Çünkü Morricone'nin müzikleri filmlere sadece eşlik etmez; onların ruhuna yerleşir. Ve en nihayetinde, bizim hayatlarımızın içine sızar.
Filmlerin ötesinde bir hafıza
Konser boyunca salona baktım. Farklı yaşlardan insanlar vardı. Kimileri Sergio Leone'nin westernleriyle büyümüş kuşaktandı. Kimileri Giuseppe Tornatore filmleriyle tanışmıştı Morricone'yle. Kimileri onu Quentin Tarantino sayesinde keşfetmişti. Kimileri ise yalnızca birkaç ünlü melodisini biliyordu. Ama aynı müzikler herkesin zihninde farklı kapılar açıyordu.
Bu da kültürün en güçlü taraflarından birini gösteriyor: Aynı eser, her insanda başka bir hikâyeye dönüşebiliyor. Bir sanat eserinin gerçek başarısı da belki burada başlıyor. Çünkü sanatın etkisi yalnızca üretildiği dönemde ölçülmez. Aradan geçen yıllara rağmen insanlarda karşılık bulabiliyorsa kalıcı hale gelir.
Morricone'nin müziği tam da bunu yapıyor. O akşam salondaki insanların önemli bir bölümü, bu eserlerin bestelenmesinden onlarca yıl sonra doğmuştu. Ama müzikler hâlâ canlıydı. Hâlâ heyecan yaratıyordu. Hâlâ duygulara dokunuyordu. Hatta yanımdaki genç bir dinleyici, konser arasında "Hiçbir filmini tam izlemedim ama bu melodiler sanki benim çocukluğumdan geliyor" dedi. İşte Morricone'nin asıl sihri buydu belki de zamana değil, doğrudan insan ruhuna seslenmek.
Hız çağında kalıcı olan
Bu durum bana başka bir şeyi düşündürdü. Bugün kültür dünyasında en çok konuşulan konulardan biri hız. Daha çok içerik, daha çok platform, daha çok film, daha çok dizi, daha çok tüketim... Her gün binlerce yeni içerik üretiliyor ancak aynı hızla unutuluyorlar da. Bir hafta önce izlediğimiz dizinin ayrıntılarını, bir ay önce dinlediğimiz şarkının adını hatırlamıyoruz. Çağımızın temel sorunu içerik eksikliği değil, derinlik ve kalıcılık eksikliği. Morricone'nin eserleri ise bize kalıcılığın nicelikle değil, ruhsal bir iz bırakabilmekle ilgili olduğunu hatırlatıyor.
Teknoloji değişebilir, dağıtım kanalları değişebilir, izleme alışkanlıkları değişebilir... Ama insan ruhuna dokunan eserler yaşamaya devam ediyor. Belki de bu nedenle Morricone yalnızca bir besteci değil; 20. yüzyılın ve 21. yüzyılın ortak duygusal hafızasının kurucularından biri. Onun müziklerinde yalnızca sinema yok. Yalnızlık var, özlem var, kayıp var, umut var, direniş var, aşk var... İnsanlık hâllerinin hemen hepsi var. Bu yüzden de farklı kültürlerden, farklı dillerden ve farklı kuşaklardan insanlar aynı melodilerde buluşabiliyor.
Aynı konser, farklı yolculuklar
Konserin programı da bu geniş evreni yansıtıyordu. Sergio Leone filmlerinin epik dünyasından "The Mission"ın ruhani atmosferine, toplumsal duyarlılık taşıyan İtalyan sinemasından Hollywood yapımlarına ve doğrudan konser salonları için yazılmış eserlere uzanan çok katmanlı bir seçkiydi bu.
Philadelphia Oda Orkestrası ile Krakov Sinfonietta’nın onursal şefi, Prima La Musica’nın sanat direktörü ve Gent Film Festivali Dünya Film Müzikleri Akademisi’nin müzik direktörü olan Dirk Brossé yönetimindeki Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası, Morricone'nin o alışılmadık enstrüman harmanını ve bu çok boyutlu dünyasını sahneye başarıyla taşıdı. Ancak gecenin asıl etkisi teknik başarıdan çok daha farklı bir yerdeydi.
Salondan çıkan insanların yüzlerine baktığınızda bunu görmek mümkündü. Herkes aynı konseri dinlemişti ama herkes başka bir yolculuktan dönüyordu. Kimisi gençliğine gitmişti, kimisi sevdiği bir filme, kimisi yıllardır izlemediği bir sahneye, kimisi de çoktan kaybettiği bir döneme... İyi sanatın yaptığı tam da budur zaten; bizi olduğumuz yerden alır ve başka bir zamana taşır.
Konser sonunda gelen uzun alkışlar yalnızca başarılı bir orkestraya ya da bir dönemin sinemasına değildi. Belki biraz da giderek hızlanan bir dünyada hâlâ kalıcı eserlerin mümkün olduğuna duyulan özlemeydi.
O gece Atatürk Kültür Merkezi'nden ayrılırken şunu düşündüm: Bugün pek çok sanatçı gündemi yakalamaya çalışıyor, Morricone ise zamanı yakalamış. Bu yüzden eserleri yalnızca geçmişin değil, bugünün ve yarının da parçası olmaya devam ediyor.
Bazı besteciler müzik yazar, bazıları filmlere müzik yazar. Ennio Morricone ise zamanı aşan hatıraların müziğini yazmış. Ve belki de asıl mesele, filmlerin mi müzikleri yoksa müziklerin mi filmleri yaşattığı değil; ikisinin de bizim hayatlarımıza sızdığı ve onları sonsuzlaştırdığı gerçeğidir.
