Ahmet Telli'nin vefat haberini aldığımda hafızam beni üç ayrı zamana götürdü. Akatlar Kültür Merkezi’nin tıklım tıklım salonundaki o saygı gecesine... Pandemi günlerinde çalışma masasının fotoğrafları üzerinden yaptığımız uzun telefon söyleşisine… Ve Diyarbakır'da dolunaylı bir akşamda birlikte yediğimiz o uzun akşam yemeğine…
Bazı şairler yalnızca şiir yazmaz. Yaşadıkları dönemin hafızasına dönüşürler. Onların dizelerini okurken yalnızca bir şiirle değil, aynı zamanda bir çağın umutlarıyla, kırgınlıklarıyla, yalnızlıklarıyla da karşılaşırsınız.
Ahmet Telli işte böyle bir şairdi.
1970'lerden bu yana onun dizeleri nice gencin defterine yazıldı, nice mektubun arasına iliştirildi, nice ayrılığın sessiz tanığı oldu. Kimi zaman bir aşkın, kimi zaman bir isyanın, kimi zaman da yalnız kalmış bir insanın sesi olarak dolaştı Türkiye'nin dört bir yanında.
Şairler için sık sık "bir kuşağın sesi" denir. Ahmet Telli ise yalnızca kendi kuşağının değil, kendisinden sonra gelenlerin de sesi olmayı başardı. Çünkü onun şiirinde sloganın yerini duygu, öfkenin yerini insan, yüksek sesin yerini içtenlik aldı. Belki de bu yüzden dizeleri yalnızca okunan değil, yaşanan şiirler oldu.
Ahmet Telli ile yollarımız yıllar boyunca birçok kitap fuarında, söyleşide ve kültür sanat etkinliğinde kesişti. Ama hafızamda üç buluşma diğerlerinden ayrılıyor.
Ustalara Saygı gecesinde
İlki, Türkiye kültür hayatının en uzun soluklu saygı buluşmalarından birine dönüşen Ustalara Saygı etkinliklerinin Ahmet Telli’nin 70. yaşı için hazırladığım özel programındaydı. Akatlar Kültür Merkezi yine tıklım tıklımdı. Perdede onun dizeleri ve fotoğrafları akıyordu. Doğan Hızlan, Haydar Ergülen, Cihan Oğuz, Mahmut Temizyürek, İsmail Mert Başat konuşmalarıyla onu anlatıyor; Suavi. şarkılarıyla geceye eşlik ediyordu. Hümay Güldağ şiirlerini okuyordu. İlke Karcılıoğlu'nun bestelediği Çocuksun Sen, Barış Yavuz'un yorumuyla salona yayılıyordu.
O gece şiir yalnızca okunmamış, hatırlanmış, paylaşılmış, yaşanmıştı. Programın sonunda yaptığımız söyleşiyi dinleyen salondaki herkesin hissettiği ortak bir duygu vardı:
Karşılarında büyük bir şair oturuyordu ama o, büyüklüğünü hiç göstermeye çalışmıyordu. Konuşurken de şiirindeki gibiydi.
Sakin... Gösterişsiz... Abartısız...
Sözcüklerini büyütüyor ama kendisini hiçbir zaman büyütmüyordu.
İnsan onu dinledikçe şiirlerinin neden bu kadar sahici olduğunu daha iyi anlıyordu. Çünkü yazdığı insanla yaşayan insan arasında en küçük bir mesafe yoktu.
Pandemi günlerinde
İkinci buluşmamız daha doğrusu izole yaşamlarımızda telefonla özel sohbetimiz pandemi günlerinde oldu.
Dünya durmuş gibiydi. Evlerimize çekilmiş, birbirimize uzaktan ulaşmaya çalışıyorduk.
Böyle bir ortamda "Yazar Masaları" söyleşilerim için Ahmet Telli'nin çalışma odasına gidemeyecektim. O da bana iki fotoğraf gönderdi:
Birinde çalışma masasının başında oturuyordu. Diğerinde yalnızca masa vardı.
Sorularımı o iki fotoğrafa bakarak hazırladım; söyleşimizi, söylediğim gibi telefonda yaptık. Belki de ilk kez bir çalışma odasına girmeden, yazarın ruhunu tanımaya çalışıyordum.
Fotoğraflara her baktığımda yeni bir ayrıntı fark ediyordum.
Açık duran defterler... Üst üste yığılmış kitaplar... Farklı renklerde mürekkep şişeleri... Dolmakalem kutuları... Yarım bırakılmış bir şiir...
Masanın üzerindeki hiçbir eşya rastgele orada değildi. Hepsi uzun bir yazı hayatının sessiz tanıklarıydı.
Söyleşi ilerledikçe Ahmet Telli çalışma alışkanlığını anlattı. Şiirlerini de düzyazılarını da önce büyük defterlere dolmakalemle yazıyordu.
"Kalemsiz düşünmem mümkün değil," diyordu.
Bu cümle, eski bir alışkanlığın değil, yazıya duyduğu saygının ifadesiydi. Sonra çocukluğuna uzandık. "Nidâ" şiirinde de sözünü ettiği yeşil mürekkepli Pelikan'dan bahsetti. Ortaokul ikinci sınıfta babasına yalvara yalvara aldırdığı o dolmakalem... Aradan yarım asırdan fazla zaman geçmişti. Hâlâ onunlaydı. Yalnızca saklamıyor, kullanıyordu.
O an anladım ki, mesele bir dolmakalem değildi. İnsan bazen çocukluğunu bir fotoğrafla korur, bazen bir mektupla... Ahmet Telli ise çocukluğunu yazmaya devam ederek koruyordu.
Bit pazarlarından topladığı dolmakalemler... Antika hokkalar... Cam divitler... Şefik Bursalı'nın bir karakalem resmi, Fikri Cantürk'ün tablosu... Venezuela'dan getirdiği gazete kâğıdından yapılmış şapka... Hepsi aynı hikâyenin parçalarıydı.
Bir çalışma odasına değil, bir ömrün hafızasına bakıyormuşum gibi hissetmiştim.
Diyarbakır’da bir lokantada…
Üçüncü buluşmamız ise Diyarbakır'daydı.
TÜYAP Diyarbakır Kitap Fuarı... Açılıştan bir gün önce gitmiştik. Herhalde o gün için şehrin ilk konuklarıydık. Diyarbakır, yavaş yavaş geceye teslim oluyordu. Dolunayın aydınlattığı bir akşamdı… O gece, otelden çıkıp şehrin ara sokaklarındaki bilmediğimiz bir lokantaya sığındık ve baş başa uzun bir yemek yedik.
Bazen insan yıllardır tanıdığı biriyle ilk kez gerçekten konuşur. O gece öyle bir geceydi. Kalabalıklardan uzakta, imza kuyruklarının ve salonların dışında, yalnızca iki insan olarak sohbet ettik.
Şiirden söz ettik. Kitaplardan... Türkiye'den... İnsandan... Onun hayatından… Sessizliklerden... Hayatın insana öğrettiklerinden...
Sohbet tek taraflı değildi. Ahmet Telli konuşurken dinlemeyi de bilen ender insanlardandı. Sözü hiçbir zaman sahiplenmez, karşısındakine de yer açardı. Belki de şiirinin gücü biraz da buradan geliyordu. Yalnızca söyleyecek sözü olduğu için konuşuyor, susması gerektiğinde de sessizlikten rahatsız olmuyordu.
Aradan yıllar geçti. Şimdi geriye dönüp baktığımda o yemeğin ayrıntılarından çok, bıraktığı duygu kalmış bende. Bazı insanlar uzun uzun konuşsalar bile hatırlanmaz. Bazıları ise birkaç saatlik bir sohbetten sonra ömür boyu hafızanızda kalır.
Ahmet Telli onlardan biriydi.
Bugün ardından yazarken
Bugün onun ardından yazarken bu üç anı birbirine karışıyor. Akatlar'da yüzlerce kişinin alkışladığı şair... Pandemi günlerinde çalışma masasının fotoğraflarını bana gönderen mütevazı insan... Ve Diyarbakır'da dolunaylı bir gecede uzun uzun sohbet ettiğimiz dost...
Üçü de aynı Ahmet Telli'ydi.
Şiiri hiçbir zaman hayatından ayırmayan... Hayatı da hiçbir zaman şiirin önüne koymayan...
Belki de bu yüzden ardında yalnızca kitaplar bırakmadı. Bir yazma ahlakı bıraktı. Bir duruş bıraktı. Türkçeye duyulan büyük bir sadakatin nasıl yaşanacağını gösterdi.
Bugün o çalışma masasının başında artık Ahmet Telli oturmuyor. Ama biliyorum ki iyi şairler masalarından kalksalar bile şiirlerinin başından ayrılmazlar. Çünkü onların gerçek adresi evleri değildir. Okurlarının hafızasıdır.
Ahmet Telli de bundan sonra, dizelerinin dokunduğu o ortak hafızada yaşamayı sürdürecek.
Yeni şiirler yazarak değil…
Yıllar önce yazdığı dizelerin, yeni okurların hayatına yeniden dokunmasıyla.
Çünkü gerçek şairler, öldükleri gün susmazlar.
Her yeniden okunuşta yeniden konuşurlar.
