Yıkıcı tarama... İlk bakışta bir bilimkurgu filminin adı gibi geliyor. Oysa gerçek çok daha sarsıcı. Bir kitabın sırtı kesiliyor. Sayfaları tek tek birbirinden ayrılıyor. Endüstriyel tarayıcılardan geçiriliyor. Dakikalar içinde dijital veriye dönüştürülüyor. İşlem tamamlandığında ise geriye kitap değil, yalnızca dosyalar kalıyor.
Hayatımın altmış yılı kitaplarla geçti.
Gazeteciliğe başladığım ilk günlerde haber peşinde koşarken de yıllarca KİTAP dergisinin sayfalarını hazırlarken de biyografiler yazarken de yeni çıkan kitapların mürekkep kokusunu içime çekerken de hep aynı alışkanlığımı korudum. Bir kitabı elime aldığımda önce kapağına bakarım. Sonra cildine... Kâğıdına dokunurum. Parmaklarımın arasında bıraktığı hissi fark ederim. Daha ilk satırı okumadan önce bile onun bana anlatacağı bir hikâyesi olduğuna inanırım.
Belki de bu yüzden geçen hafta Amerika Birleşik Devletleri'nde görülen bir telif davasının belgelerinde karşıma çıkan iki kelime günlerdir zihnimden çıkmıyor.
Destructive scanning.
Türkçesiyle...
Yıkıcı tarama.
İlk bakışta bir bilimkurgu filminin adı gibi geliyor. Oysa gerçek çok daha sarsıcı. Bir kitabın sırtı kesiliyor. Sayfaları tek tek birbirinden ayrılıyor. Endüstriyel tarayıcılardan geçiriliyor. Dakikalar içinde dijital veriye dönüştürülüyor. İşlem tamamlandığında ise artık ortada kitap diye bir şey kalmıyor. Geriye yalnızca dosyalar kalıyor.
Mahkeme dosyalarında adı geçen ve kamuoyuna "Project Panama" olarak yansıyan süreç, yapay zekâ modellerini eğitmek amacıyla milyonlarca basılı kitabın bu yöntemle dijital ortama aktarılmasını konu ediyordu. Hukuki tartışma telif hakları üzerineydi. Fakat benim aklıma takılan soru bambaşkaydı.
İnsanlık gerçekten yeni bir bilgi çağına mı giriyor? Yoksa yüzyıllardır taşıdığı hafızayı kendi elleriyle parçalamaya mı başlıyor?
Biliyoruz bilmesine de…
İnsanlık kitap yakmanın utancını iyi bilir. İskenderiye Kütüphanesi'nin yok oluşunu da bilir. Nazi Almanya’sında meydanlarda ateşe atılan kitapları da... Balkanlarda bombalanan kütüphaneleri de... Çünkü kitap yakmak yalnızca kâğıdı yakmak değildir. Bir hafızayı yok etmektir.
Şimdi ise bambaşka bir çağın eşiğindeyiz. Artık kitaplar ateşe verilmiyor. Buna gerek de kalmıyor. İçindeki bilgi alınıyor. Kabuk sessizce ortadan kaldırılıyor. Ateş yok. Duman yok. Küller yok. Ama sonunda yine eksilen bir şey var.
Belki de bu yüzden "yıkıcı tarama" ifadesi beni ürkütüyor. Çünkü burada yok edilen yalnızca bir cilt değil; kitabın nesne olarak varlığı.
Yapay zekâ çağının yakıtı
Yapay zekâ çağının petrolü veri. Üstelik herhangi bir veri değil. Doğru veri. Temiz veri. Editörden geçmiş veri. İnsan emeğinin damıttığı veri. İnternette dolaşan milyonlarca metin çoğu zaman eksik, hatalı ya da birbirinin tekrarı.
Oysa kitap öyle değildir. Bir kitabın arkasında bazen yıllar süren araştırma vardır. Defalarca yazılmış taslaklar vardır. Editörün kırmızı kalemi vardır. Düzeltmenin sabrı vardır. Yayıncının inancı vardır. Bir kitap yalnızca yazılmaz. İnşa edilir.
İşte yapay zekâ şirketlerinin peşinde olduğu şey de tam budur. Algoritmaların daha iyi düşünebilmesi için insanlığın en rafine metinlerine ihtiyaç duyuyorlar. Bu ihtiyacı anlamak zor değil. Ama şu soruyu sormadan da geçemiyorum. Kitap gerçekten yalnızca içindeki bilgi midir?
Umberto Eco, kitabı insanlığın en kusursuz icatlarından biri olarak tanımlamıştı. Kaşık, çekiç ya da tekerlek gibi... Bir kez bulunduğunda özü değişmeyen, yalnızca kullanım biçimi değişen bir icat.
Bugün ekranlardan da okuyabiliyoruz. Telefonlardan da... Elektronik mürekkepli cihazlardan da... Bunların hiçbirine karşı değilim. Ben de dijital arşivlerden yararlanıyorum. Yapay zekâyı da her gün kullanıyorum.
Sorun teknoloji değil. Sorun, teknolojinin bizi hangi noktada kitabın kendisinden uzaklaştırmaya başladığı. Çünkü kitap yalnızca bilgi taşıyan bir araç değildir. O aynı zamanda bir tanıktır.
Sahaf dükkânlarında
Hayatım boyunca sayısız sahaf dükkânına girdim.
İstanbul'da Beyazıt Sahaflar Çarşısı'nda saatlerce dolaştım. Bazen aradığım kitabı bulamadım ama hiç aklımda olmayan bir kitabı koltuğumun altına sıkıştırarak çıktım.
Ankara'da bir sahafın tozlu raflarında, yıllardır baskısı tükenmiş bir biyografiyle karşılaşmanın sevincini yaşadım.
İzmir'de Kıbrıs Şehitleri çevresindeki eski kitapçılarda, deniz kokusuna karışan sararmış sayfaların kokusunu içime çektim.
Londra'da Charing Cross Road boyunca uzanan kitapçılarda dolaşırken, kitapların yalnızca satılmadığını; âdeta korunduğunu hissettim. Raflar, yüzyıllardır aynı sabırla yeni okurlarını bekliyordu.
Paris'te Seine Nehri kıyısındaki yeşil renkli bouquiniste tezgâhlarının önünde saatler geçirdim. Eski gravürlerle yan yana duran kitaplar bana, bir şehrin hafızasının yalnızca müzelerde değil, kaldırımlarında da yaşayabileceğini gösterdi.
New York'ta ise Strand Book Store'un o meşhur "18 Miles of Books" sloganını ilk gördüğümde gülümsedim. On sekiz millik kitap rafları... Bir insan ömrünün bile yetmeyeceği kadar çok kitap... Ama yine de insanın gözü hep bulamadığı kitabı arıyordu.
Her sahaf bana aynı duyguyu yaşattı. Kapıyı açarsınız. Önce eski kâğıdın kokusu gelir. Sonra sessizlik. Ardından raflar... Tavana kadar yükselen raflar...
Kimsenin yıllardır elini sürmediği kitaplar... Ve tam o anda zaman yavaşlamaya başlar. Yeni çıkan kitapçıda aradığınız kitabı bulursunuz. Sahafta ise aramadığınız kitabı.
Asıl keşif de budur. Belki yıllardır baskısı tükenmiş bir şiir kitabı çıkar karşınıza. Belki artık kimsenin hatırlamadığı bir tarihçinin incelemesi. Belki de hiç adını duymadığınız bir yazarın romanı.
Tesadüf, iyi sahafların görünmez kütüphanecisidir. Algoritmalar tesadüfü sevmez. Çünkü algoritmalar sizi tanımaya çalışır. Sahaf ise sizi şaşırtır.
Belki de bu yüzden hiçbir dijital kütüphaneye "sahaf" diyemiyoruz. Çünkü sahaf yalnızca kitap satmaz; bekler. Kitabın doğru okurunu bekler. Raflarda yıllarca sabırla duran bir kitabın, bir gün hiç ummadığı bir insanın hayatını değiştireceğine inanır. Algoritmalar ise beklemeyi bilmez. Onlar yalnızca önermeyi bilir.
Bir kitabın arasından eski bir vapur bileti çıkabilir. Kurumuş bir menekşe... Sararmış bir gazete kupürü... 1948 tarihli bir mektup... Bir öğrencinin kurşun kalemle aldığı notlar... Bir sevgilinin tek cümlesi...
"Bekle beni."
Bunların hiçbiri kitabın metni değildir. Ama hepsi kitabın hayatıdır.
Yapay zekâ o kitabın bütün cümlelerini okuyabilir. Ancak o çiçeğin neden yıllarca saklandığını bilemez. Çünkü veri ile hatıra aynı şey değildir. Bilgi ile yaşanmışlık da...
Bir gecede yağmalanıyor
Bugün Avrupa'nın birçok sahafı benzer hikâyeler anlatıyor. Yıllardır rafta bekleyen yerel tarih kitapları... Baskısı tükenmiş belediye yayınları... Eski teknik kılavuzlar... Kimsenin sormadığı akademik çalışmalar... Bir gecede topluca satın alınıyor. Çoğu zaman otomatik siparişlerle.
Kim alıyor?
Kesin olarak bilinmiyor.
Nereye gidiyorlar?
O da bilinmiyor.
Ama raflar boşalıyor.
Bugün kimsenin önemsemediği ince bir kasaba monografisi, elli yıl sonra tek tarihî kaynak olabilir. Bir köy envanteri... Eski bir imar planı... Bölgesel bir flora kitabı... Bugün değersiz görülen her belge, yarının hafızası olabilir. Bir kitabı yok ettiğinizde yalnızca bugünü değil, geleceğin ihtimallerini de azaltırsınız.
Ya sunucular susarsa?
Bir gün sunucular kapanabilir. Dosya biçimleri değişebilir. Bulut sistemleri başka şirketlere taşınabilir. Bugün kullandığımız teknolojilerin çoğu birkaç on yıl sonra tarih olabilir. Ama iki yüz yıl önce basılmış bir kitap hâlâ açılıp okunabiliyor.
İnsanlık belleğini önce taşa kazıdı. Sonra kil tabletlere. Parşömene. Kâğıda... Şimdi ise onu görünmeyen sunuculara emanet ediyor. Belki de tarihte ilk kez, ortak hafızamızın büyük bölümünü dokunamadığımız bir dünyaya bırakıyoruz.
Oysa gerçek yaşam…
Gerçek yaşam keyfi bazen çok küçük bir anda saklıdır. Bir sahafın kapısını sessizce açarsınız. Rafların arasında dolaşırsınız. Hiç tanımadığınız bir yazarın kitabını çekersiniz. Sayfalarını yavaşça çevirirsiniz. Kâğıdın hışırtısını duyarsınız. İşte o anda yalnız değilsinizdir. Sizden önce o kitabı okuyan herkes de görünmez biçimde yanınızdadır.
Bir kitabı değerli yapan yalnızca yazarı değildir. Onu yıllar boyunca yaşatan okurlarıdır.
Algoritmalar milyarlarca satır metni ezberleyebilir. İnsan sesini taklit edebilir. Resim yapabilir. Müzik besteleyebilir. Belki bir gün kusursuza çok yakın romanlar da yazacaktır. Ama hiçbir zaman eski bir kitabın kapağını açarken duyduğu heyecanı yaşayamayacaktır.
Çünkü heyecan öğrenilen bir veri değildir. Yaşanmış bir duygudur. Bir kitabın ağırlığını hissedemez. Kâğıdın kokusunu içine çekemez. Sayfaların arasından düşen eski bir fotoğraf karşısında durup gülümseyemez.
Algoritmalar çok şey bilir. Ama hiçbir şeyi özlemez. İnsan ise biraz da özlediği kadar insandır.
Belki de geleceğin en büyük sorumluluğu yalnızca daha güçlü yapay zekâlar üretmek değildir. İnsan hafızasını koruyabilmektir. Çünkü bir gün kitaplar yalnızca veri olarak kalırsa bilgi yaşamaya devam edebilir.
Ama kültür eksilir.
Hatıralar eksilir.
Tesadüfler eksilir.
Sahaflar eksilir.
Ve en sonunda bizi biz yapan görünmez bağlar sessizce çözülmeye başlar.
Bugün tam zamanı
O yüzden bugün bir sahafın kapısını aralayın. Bir kitabı elinize alın. Kapağını yavaşça açın. Sayfalarını acele etmeden çevirin. Belki aradığınız kitabı bulamayacaksınız. Ama büyük ihtimalle kendinizden unuttuğunuz bir parçaya rastlayacaksınız.
Çünkü kitaplar yalnızca okunmaz. Yaşanır. Ve bazı hayatlar, ancak bir kitabın sayfaları arasında yaşamaya devam eder. Bir kitap öldüğünde yalnızca bir cilt eksilmez. İnsanlığın hafızası biraz daha yalnızlaşır.
Ah! Kütüphanelerimiz…
Jorge Luis Borges, "Cenneti hep bir kütüphane olarak düşledim" demişti. Ne güzel bir cümle... Çünkü iyi bir kütüphane insana yalnızca bilgi vermez. Güven de verir. İnsanlığın hafızasının bir yerde durduğunu bilmenin huzurunu verir.
Bugün dijital dünyanın sunduğu imkânları küçümsemek mümkün değil. Cebimizde taşıdığımız küçük bir telefon, bir zamanlar büyük üniversite kütüphanelerinde günler sürecek araştırmaları dakikalar içinde yapabiliyor. Yapay zekâ araştırmayı hızlandırıyor. Çeviri yapıyor. Özet çıkarıyor. Fikir veriyor. Hayatımızı kolaylaştırıyor. Bütün bunlar büyük kazanımlar. Ama ilerleme, geçmişi sessizce öğüterek kuruluyorsa orada durup yeniden düşünmek gerekir. Çünkü medeniyet yalnızca bilgi üretmez. Medeniyet aynı zamanda iz bırakır. O iz bazen bir daktilonun tuşlarında yaşar. Bazen bir dolmakalemin mürekkebinde. Bazen de yıllarca okunmaktan yumuşamış bir kitabın sırtında.
