Gazetecilik yalnızca haber yazmayı öğrenerek yapılmıyor. Bu meslek biraz da ustaların odasında oturarak, onların anlattıklarını dinleyerek, aynı sofrayı paylaşarak öğreniliyor. Ben şanslıydım. Böyle ustalar tanıdım. Onlardan biri de Tevfik Yener'di. Biz ona "Tefo Abi" derdik.
Bugün onun ardından yazı yazarken aklıma önce gazeteler gelmiyor. Tarabya Garaj Restaurant geliyor. Odasındaki bitmeyen sohbetler geliyor. Bir konuyu anlatırken heyecandan ayağa kalkışı geliyor. Kahkahası geliyor. Ve bir cümlenin içinden onlarca hikâye çıkarabilen olağanüstü hayal gücü geliyor.
Tefo Abi'nin yanında geçirilen birkaç saat, birçok gazetecilik okulundan daha öğreticiydi. Çünkü o yalnızca mesleği anlatmazdı. Mesleğin ruhunu dile getirirdi. Çünkü Tefo Abi yalnızca iyi bir gazeteci değildi. Türk basınında birçok ilke imza atmış, yayıncılığın yönünü değiştiren ustalardan biriydi. Ressamdı, grafikerdi, yayıncıydı, yazardı. Hayatın her alanına merakla yaklaşan, üretmeden duramayan insanlardandı.
Türk basınında hem yazabilen... Hem çizebilen... Hem de gazete tasarlayabilen gazeteci sayısı çok azdır. Tefo Abi onlardan biriydi.
Güzel Sanatlar Akademisi'nde resim eğitimi almış, Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesi'nde yetişmişti. Gazeteciliğe de aslında öğrenciyken ressam olarak adım atmıştı. 1955 yılında henüz okul sıralarındayken Türk Sesi Gazetesi'ne çizimler yapıyordu. Gazetecilik onun hayatına kalemle değil, fırçayla girmişti.
Belki de bu yüzden gazeteye hiçbir zaman yalnızca haber gözüyle bakmadı. Gazetenin nefes almasını isterdi. Başlığı... Fotoğrafı... Puntoyu... Sayfa düzenini... Boşlukları... Hepsini birlikte düşünürdü. Bugün "gazete tasarımı" dediğimiz pek çok şeyi o yıllarda sezgileriyle yapıyordu.
Sanat eğitiminin yanında müzik de hayatının önemli parçalarından biriydi. Gençlik yıllarında gece kulüplerinde kontrbas ve trombon çalacak, şarkı söyleyecek kadar iyi bir caz tutkunuydu. Gazetenin ritmini de belki biraz buradan kuruyordu. Sayfaya bakarken yalnızca kelimeleri değil, ritmi, dengeyi ve sessizliği de görüyordu.
ABC dergisini tipo baskıdan ofset baskıya geçiren ekibin içinde yer almıştı. Bugün genç gazeteciler için belki teknik bir ayrıntı gibi görünebilir. Ama bizim kuşağımız bilir. Bu, Türk dergiciliğinde gerçek anlamda bir devrimdi. Ofset baskıyla birlikte yalnızca baskı kalitesi değişmedi. Dergiciliğin dili değişti. Görsel anlatımı değişti. Okurun dergiyle kurduğu ilişki değişti. Tefo Abi işte o büyük dönüşümün mimarlarından biriydi.
Sonra Haldun Simavi'nin Hürriyet'ten ayrılıp Günaydın, Saklambaç ve Gırgır'ın da içinde bulunduğu dev medya grubunu kurduğu yıllar geldi. Saklambaç'ın başına Tevfik Yener geçti. Ardından Günaydın... Posta... Yeni Asır İstanbul... Sabah Yıldızı... Takvim... Ve daha birçok gazete...
Kırk iki yıl boyunca genel yayın yönetmenliği yaptı. Rekor tirajlara ulaşan gazeteler yönetti. Yeni gazeteler tasarladı. Yeni ekler hazırladı. Yeni yayın projeleri geliştirdi. Ama hiçbir zaman yalnızca yönetici olmadı. Masasına kapanıp emir veren genel yayın yönetmenlerinden değildi. Çizerdi. Yazardı. Maket yapardı. Başlık önerirdi. Muhabirin haberini düzeltirdi. Fotoğraf seçerdi. Kısacası gazetenin her işini bilirdi. İşte gerçek anlamda "yayıncılık" buydu.
Gazeteciliğin yalnızca içeriğini değil, görünümünü de değiştiren kuşağın en önemli isimlerinden biriydi. Gazetelere fotoromanları, arka sayfa güzellerini taşıyan, dönemin renkli basın anlayışının oluşmasında rol oynayan isimler arasında yer aldı. Bugün sıradan görünen birçok yayıncılık uygulaması, o yıllarda cesur yeniliklerdi.
Ben, onunla Sabah Grubu'nda, Sabah Yıldızı'nda 80’li yıllarda birlikte çalışma şansına sahip oldum. Bana çok şey öğretti. Ama öğrettiklerinin çoğu gazetecilik teknikleri değildi. İnsan tanımayı öğretti. Merak etmeyi öğretti. Ayrıntıya bakmayı öğretti. Bir haberi yalnızca yazmanın yetmediğini... Onu okutmanın da gerektiğini öğretti. Bugün hâlâ yazarken zaman zaman kendi kendime "Tefo Abi bunu okusa ne derdi?" diye düşündüğüm olur. Çünkü bazı ustalar meslek hayatınızdan çıkmaz. İç sesiniz olurlar.
Çok zeki insanların ortak bir özelliği vardır. Rutin onları boğar. Tefo Abi de öyleydi. Çabuk sıkılırdı. Sürekli yeni fikirler üretirdi. Bitmek bilmeyen merakı... Onu hep yeni arayışlara götürmüştü.
Bir gün bana uzun uzun anlatmıştı. Saklambaç'tan ayrılmaya karar verdiği günleri...
Artık başka bir şey yapmak istediğini... Kendi adına büyük bir yayın hazırladığını... O dönemin en ilginç yayınlarından "2. Dünya Savaşı Ansiklopedisi"nin hikâyesini.
Tefo Abi'nin en güzel tarafı buydu. Her yeni işe ilk işiymiş gibi heyecan duyardı. Ne yazık ki hayat her zaman üretken insanları ödüllendirmiyor. Tefo Abi'nin de en büyük zaafı insanlara güvenmesiydi. Paraya değil... İnsanlara inanırdı. Fikre inanırdı. Üretmeye inanırdı. Çok güvendiği, yetişmesine katkıda bulunduğu gençlerden birinin ihaneti sonunda büyük emek verdiği yayın girişimi sona ermişti.
Bunu bana anlatırken sesinde kırgınlıktan çok şaşkınlık vardı. Çünkü o ihanet etmeyi bilenlerden değildi. İhanete uğramayı da yakıştıramıyordu. Belki de eski kuşak yayıncıların en belirgin özelliği buydu. Rekabet ederlerdi ama birbirlerinin emeğine saygı duyarlardı. Tefo Abi de o anlayışın insanıydı. Onun için yayıncılık yalnızca para kazanılan bir iş değildi. Bir fikir üretmekti. Bir kültür inşa etmekti. Bir iz bırakmaktı.
Biz gazeteciliği ustalarımızdan öğrendik. Onlar bize haber yazmayı öğrettiler. Ama daha önemlisi... Meslek ahlakını öğrettiler. Gazetecinin omurgasının kalemi olduğunu öğrettiler. Benim tanıdığım o kuşağın büyük gazetecileri kalemlerini hiçbir zaman satmadılar. Tevfik Yener de onlardan biriydi.
Onun için gazetecilik bir geçim kapısından önce bir karakter meselesiydi. Gazetecilikten sonra da durmadı. Yazmaya devam etti. Araştırmaya devam etti. Üretmeye devam etti. Yedi ansiklopedi... Elli ikiyi bulan kitap... Üç dergi... Yayınladıklarından bazılarıydı. Sadece gazete çıkarmakla yetinmemiş, bilgiyi kalıcı hâle getirmeye çalışmıştı. Ansiklopediciliği de gazeteciliğin doğal devamı gibi görüyordu. Çünkü onun için yayıncılık, günlük haberin ötesinde bir hafıza kurmaktı.
Kendi kitaplarıyla da okurunun karşısına çıktı.
Birinci Dünya Savaşı ve Osmanlı İmparatorluğu ile tarihe duyduğu ilgiyi paylaştı.
Türk Olmak ile düşüncelerini anlattı.
İstanbul Aşk Ekmek Hayal ile yalnızca İstanbul'u değil, yarım asırlık basın dünyasının perde arkasını da kayıt altına aldı.
7 Akbaba – Kıyametin Habercileri ile bu kez kurguya yöneldi.
Onun yazdıklarında gazetecilik, tarih, siyaset ve sanat birbirinden hiç kopmadı. Çünkü Tefo Abi yalnızca haber peşinde koşan bir gazeteci değildi. Hayatın tamamına merak duyan bir kültür insanıydı.
Medya yöneticiliğini bıraktıktan sonra yolu New York'a uzandı. Yaklaşık yirmi yıl boyunca orada yaşadı. Ama üretmekten yine vazgeçmedi. Bu kez daha çok resim yaptı. Politik ve toplumsal içerikli tablolar üretti. Eserleri Amerika Birleşik Devletleri'nde sergilendi. Aslında gençliğinde fırçayla başladığı yolculuk, yıllar sonra yeniden resimle buluşmuştu. Belki de gazetecilik boyunca anlatamadığı bazı duyguları bu kez tuvallere aktarıyordu.
Onu tek bir meslek tanımıyla anlatmak hiçbir zaman mümkün olmadı. Ben Tarabya Garaj'daki sohbetlerimizi düşündüğümde bunu daha iyi anlıyorum. Söz bazen gazetecilikten açılırdı. Bir bakardınız resme gelmiş. Oradan müziğe geçmiş. Sonra yeniden gazeteye dönmüşüz.
Tefo Abi'nin zihninde bütün sanat dalları birbirine bağlıydı. Belki de onu farklı yapan tam olarak buydu. Gazeteyi de bir sanat eseri gibi görürdü. Bir ressamın tuvale baktığı gibi değerlendirirdi. İşte bu yüzden onun yönettiği gazeteler yalnızca okunmazdı. Görülürdü de.
Çalıştığı her gazeteye yalnızca yöneticilik yapmadı. Kimlik kazandırdı. Gazetecilikte hep bir adım sonrasını düşündü. Belki de onu farklı yapan buydu.
Hayat ona son yıllarında ise çok ağır acılar yaşattı. 2019 yılında sevgili oğlu Hasan Ali'yi kaybetti. Bir babanın yaşayabileceği en büyük acıyı yaşadı. Acısını hiçbir zaman gösterişli cümlelerle anlatmadı. İçine attı. Sessizce taşıdı.
Şimdi elli iki yıllık hayat arkadaşı Neşe Karaböcek'in şu sözlerini okuyunca insanın boğazı düğümleniyor:
"52 yıl aynı yastığa baş koyduk, hayat arkadaşım... Oğlum gitti Hasan'ım. Onun yanına gidiyor. İnşallah orada buluşurlar."
Bazı cümlelerin üzerine gerçekten başka hiçbir şey söylenmiyor.
Gazeteciliğin eski ustaları birer birer aramızdan ayrılıyor. Onlarla birlikte yalnızca insanlar gitmiyor. Bir yayıncılık anlayışı... Bir meslek terbiyesi... Bir gazete kültürü... Bir kuşak da yavaş yavaş tarihe karışıyor. Bugün gazeteler daha hızlı hazırlanıyor olabilir. Teknoloji çok ilerledi. Sayfalar saniyeler içinde kuruluyor. Ama iyi gazeteciliğin özü hâlâ değişmedi: Merak... Emek... Vicdan... Ve karakter... Tefo Abi'nin bize bıraktığı en büyük miras da sanırım buydu. Ama biliyorum ki Tefo Abi gibi insanlar gerçekten gitmez. Bir gün eski bir gazetenin sararmış sayfasında... Bir kitap kapağında... Bir ansiklopedinin satır aralarında... Cesur atılmış bir manşette... İyi tasarlanmış bir gazete sayfasında... Ya da genç bir gazetecinin kaleminde yeniden karşımıza çıkarlar. Çünkü bazı insanlar yalnızca yaşadıkları döneme değil, mesleklerine de ömür verirler.
Tevfik Yener onlardan biriydi.
Hoşça kal Tefo Abi...
Bana... Benim kuşağıma... Ve Türk basınına kattıkların için teşekkür ederim.
