Bazı insanların hayatımızdaki yeri, onları ne kadar tanıdığımızla değil, hafızamızda bıraktıkları sesle ölçülür. Aradan yıllar geçer; oynadığı oyunların adını unutabilirsiniz, hangi yıl hangi ödülü aldığını karıştırabilirsiniz. Ama bir kahkahayı, bir bakışı, bir cümleyi unutamazsınız. Zihni Göktay benim hafızamda işte böyle yer etti. Onu düşündüğümde önce Kadıköy'de Baylan Pastanesi'nin masalarından biri geliyor gözümün önüne.
İlk kez orada buluşmuştuk. O gün bunun tek bir söyleşiyle sınırlı kalmayacağını, yıllar sürecek bir dostluğun ilk sayfasını açtığımızı elbette bilmiyordum.
Gazetecilik hayatım boyunca yüzlerce, belki binlerce söyleşi yaptım. Kimi zaman siyasetçilerle, kimi zaman iş insanlarıyla, kimi zaman da sanatçılarla... Her söyleşinin kendine özgü bir ritmi vardır. Kimileri sorularınızı bekler, kimileri cevaplarını önceden hazırlamıştır, kimileri de konuşurken bile rol yapar. Zihni Göktay ise daha ilk dakikadan itibaren bütün bu kalıpları bozmuştu.
Sanki bir röportaja değil, eski bir dost sohbetine gelmişti.
Masaya oturur oturmaz etrafına baktı. Garsona selam verdi. Yan masadaki bir tanıdığını gülümseyerek selamladı. Sonra bana döndü ve konuşmaya başladı. Daha teybin düğmesine basmadan sohbet başlamıştı bile.
Onu yıllar boyunca milyonlarca insan benim gibi sahnede izledi. Ben ise onlardan çok daha şanslı olarak masada da tanıdım.
İyi ki de öyle olmuş.
Çünkü sahnede alkışlanan Zihni Göktay ile günlük hayatın içindeki Zihni Göktay arasında hiçbir fark yoktu. Aynı doğallık, aynı sıcaklık, aynı içtenlik…
Konu kısa sürede tiyatroya geldi
Ne konuşsak, söylediği bir kelime onu yeniden sahneye, perde arkasına, eski İstanbul'un tozlu dehlizlerine götürüyordu. Konu kısa sürede tiyatroya vardı, çünkü Zihni Göktay için tiyatro bir durak değil, memleketti.
Bir ara durdu. Bugün bile kulaklarımda çınlayan o cümleyi kurdu.
"Taklitle ilgili bir ders yok konservatuvarlarda. Bırakın taklitleri... Geleneksel Türk tiyatrosuyla ilgili bir fes nasıl takılır, bir serpuş nasıl takılır, üç etek nasıl giyilir bilen var mı?"
Ardından Vasfi Rıza'yı anlattı.
Fesin püskülünden meslek okunacağını... Şam hırkasının kim tarafından giyileceğini... Sahnenin yalnızca metinden ibaret olmadığını...
O gün şunu anladım. Zihni Göktay yalnızca rol ezberlememişti. Bir kültürü ezberlemişti. O, "geleneksel Türk tiyatrosu" dediğimiz dünyanın son canlı tanıklarından biriydi.
İyi ki teyp vardı
Söyleşi ilerledikçe not defterim doluyor, ama ben bazen yazmayı unutuyordum. Çünkü dinliyordum. Gerçekten dinliyordum. Bazen not almayı bile unutuyordum. İyi ki teyp vardı.
Anlattıkları yalnızca bir oyuncunun anıları değildi. Muhsin Ertuğrul'un gölgesi geçiyordu cümlelerinin arasından. Vasfi Rıza'nın sesi duyuluyordu. Naşit'i, Dümbüllü'yü, ortaoyununu, tulûatı, kantoyu, eski İstanbul'u birlikte dolaşıyorduk.
Ben soru soruyordum.
O ise bana bir tiyatro tarihi anlatıyordu.
“Halkın sanatçısı”
Yıllar sonra onun için "Halkın sanatçısı" başlığını kullanırken aslında yeni bir tanım yapmıyordum. Onu tarif ediyordum.
Bir gün bana şöyle demişti:
"Ben ambalajımı çok parlak tutan birisi değilim. Halkın sanatçısıyım."
Bunu söylerken bir rol oynamıyordu. Zihni Göktay'ın hayatı da sözleri gibiydi. Gösterişsiz, sade ve dürüst. Bugün dönüp baktığımda bu cümleden daha doğru bir özeti olmadığını düşünüyorum. Gerçekten de halkın sanatçısıydı. Şöhret onu değiştirmemişti. Televizyon ekranlarının gelip geçici cazibesi yerine sahnenin ağır ama onurlu yolunu seçmişti.
Evinden tiyatroya, tiyatrodan evine giden sade hayatını hiçbir zaman gizleme ihtiyacı hissetmedi. Bunu anlatırken de büyük bir gururla değil, büyük bir tevazuyla konuşurdu. "Alnımın teriyle çalıştım" derdi. Bunu söylerken sesinde gösteriş değil, huzur vardı.
Tiyatrodan söz açıldığında ciddileşirdi
"Tiyatro emek istiyor" demişti.
"Karşındaki, seni seyretmek için bilet almış seyirciye gramajdan eksiltmemek lâzım."
Bugün bu cümleyi hatırlayınca, neden yarım yüzyıldan fazla aynı sevgiyle alkışlandığını daha iyi anlıyorum.
O hiçbir zaman seyircisini hafife almadı. Rolünü hafife almadı. Kendisini de...
En çok güldüğüm anılardan biri
Lüküs Hayat oynanıyor. Sahnede bir sarman kedi dolaşıyor. Seyirci kediye gülüyor.
Başka biri paniğe kapılırdı. O ise diz çökmüş. Kediye dönmüş.
"Bak arkadaş..." demiş. "Bu akşam burası bana ait. Sen yanlış tiyatrodasın. Sen Broadway'de Cats'te oynuyorsun."
Salon kahkahadan yıkılmış. Kedi çıkmış gitmiş.
İşte tulûat buydu. Ezber bozulduğunda oyunu yeniden kurabilmek. Bugün böyle oyuncular neden yetişmiyor diye soruyoruz. Belki de cevabı yıllar önce kendisi vermişti. Çünkü yalnızca rol değil, gelenek de öğretilmeyi bırakıldı.
2008 yılı benim için de unutulmazdır.
Yıllar aktı, sahneler değişti ama onunla kurduğum bağ değişmedi.
2008’de bu kez röportaj yapan gazeteci değil, teşekkür etmek isteyen bir dost olarak karşısındaydım. 13 yıl boyunca aralıksız düzenleyeceğim Ustalara Saygı gecelerinden birini onun için hazırlıyordum.
Aylar süren hazırlık... Telefonlar... Anılar... Fotoğraflar... Aynı sahneyi paylaşmış sanatçılar... Hepsi tek bir amaç içindi:
Türkiye'nin büyük bir tiyatro ustasına "iyi ki varsın" diyebilmek.
Telefon açtığım her sanatçının sesinde aynı heyecan vardı. Kimse "bakalım” demedi. Herkes "Zihni Abi için ne zaman oradayız?" dedi. İşte gerçek saygınlık buydu. Kazanılan ödüller değil, insanların gönlünde bırakılan yerdi.
Bugün o geceyi düşündükçe iyi ki beklememişiz diyorum. İyi ki sevgimizi yaşarken söylemişiz. Çünkü bazı insanlar, öldükten sonra değil, yaşarken alkışlanmalıdır.
Şimdi düşünüyorum da...
Baylan Pastanesi'ndeki o ilk buluşmanın üzerinden yıllar geçti. İstanbul değişti. Sahneler değişti. Oyuncular değişti.
Ama Zihni Göktay değişmedi.
Belki de bu yüzden herkes onu kendi ailesinden biri gibi sevdi.
Bugün perde kapandı; ama biliyorum ki bir yerlerde hâlâ bir sahne var. Perde açılıyor, ışıklar yanıyor ve Zihni Göktay, kulisten sahneye doğru yürürken yine aynı cümleyi mırıldanıyor:
“Gramajdan eksiltmemek lâzım...”
İşte onun bütün hayatı, belki de bu tek cümlenin içindeydi.
Ve biliyorum... Baylan Pastanesi'ndeki o ilk masada başlayan sohbet, benim için hiç bitmeyecek. Çünkü bazı insanlar öldükten sonra anılmaz; yaşamaya devam eder. Zihni Göktay da onlardan biri.
