Kazanılan zamanı ne yapıyoruz?
Çin’de bir köyde, köylülerin pazara ulaşımını kolaylaştırmak için bir tren yolu inşa edilir. Amaç basittir: İnsanlar artık pazara yürümek için bir günlerini yolda harcamayacak, birkaç saat içinde gidip dönebileceklerdir. Tren yolu tamamlanır, seferler başlar.
Ancak yetkililer kısa süre sonra tuhaf bir şey fark eder. Köylüler hâlâ ellerinde sepetlerle pazara yürüyerek gitmektedir.
Sorulur:
“Tren varken neden hâlâ yürüyorsunuz?”
Cevap kısa ama düşündürücüdür:
“Trene binip daha hızlı gidersek, geri kalan bir günde ne yapacağız?”
Bu hikâye, teknolojiyle ilişkimizin belki de en sade özetidir. Zaman kazanmak her zaman özgürlük anlamına gelmez. Asıl mesele, kazanılan zamanın neye dönüştüğüdür.
Bugün yapay zeka hayatımıza bir vaatle girdi. E-postalar daha hızlı yazılıyor, raporlar dakikalar içinde hazırlanıyor, analizler saniyeler içinde önümüze düşüyor. Eskiden saatlerimizi alan işler artık birkaç tıkla tamamlanabiliyor.
Ama köylülerin sorusu hâlâ geçerli:
Bu kazanılan zamanı ne yapıyoruz?
Bu soruyu çoğu zaman patronlara, yöneticilere yöneltiyoruz. Çünkü yapay zekanın sağladığı hız, birçok kurumda bir rahatlama alanı değil, yeni bir beklenti dalgası yaratıyor. “Madem bu kadar hızlı, o zaman daha fazlası da yapılabilir” düşüncesi devreye giriyor. Daha kısa teslim süreleri, daha çok çıktı, daha sık ölçüm…
Aslında bu bakış açısı yeni değil. Ekonomist Daron Acemoğlu, Power and Progress kitabında tarih boyunca teknolojik ilerlemenin ve verimlilik artışının kendiliğinden insanlara daha fazla özgürlük ya da boş zaman getirmediğini anlatıyor. Aksine, bu ilerlemelerin büyük bölümü çoğunlukla çalışanlar aleyhine sonuçlandı; daha yoğun çalışma temposu ve daha sıkı kontrol mekanizmaları yarattı. Acemoğlu’nun bu durumu özetleyen çarpıcı tespiti şöyle:
“Verimlilik artışı, doğru yönlendirilmediğinde insanı rahatlatmaz; daha hızlı, daha ölçülen ve daha kontrol edilen hale getirir.”
Yapay zeka da bu tarihsel zincirin en yeni halkası. Hız artıyor ama beklenti de aynı hızla büyüyor.
Elbette tüm yöneticiler bu şekilde düşünmüyor. Yapay zekayı daha çok iş yaptırmak için değil, daha iyi düşünmeye alan açmak için kullananlar da var. Operasyonel yük azalırken, strateji, yaratıcılık ve uzun vadeli bakış daha değerli hâle geliyor. Asıl fark şu soruda ortaya çıkıyor:
Bu teknolojiyle daha çok iş mi yapıyoruz, yoksa daha iyi işler mi?
Ama mesele yalnızca patronların tavrı değil. Asıl zor soru burada başlıyor:
Biz bu zamanda ne yapıyoruz?
Bugün bir e-posta yazmak neredeyse düşünmeyi gerektirmiyor. Ana fikri söylüyoruz, metni yazdırıyoruz. Bize önerilen metinler arasından seçim yapıyoruz. Küçük bir dokunuş yapıp gönderiyoruz. Oysa geçmişte bu e-postalar için durur, düşünür, kelimeleri tartardık.
Şimdi o zaman geri geldi.
Peki nasıl kullanıyoruz?
Çoğu zaman daha derin düşünmek için değil. Daha iyi sorular sormak için de değil. O zamanı hızla bir sonraki işle dolduruyoruz. Bir e-posta daha, bir toplantı daha, bir çıktı daha. Yapay zeka bize alan açarken, biz o alanı hemen kapatıyoruz.
Belki de asıl mesele, hepimizi fark ettirmeden içine alan otomatik pilot. Boşalan zamanı hemen “verimli olmakla” doldurma refleksi. Sanki durmak, düşünmek, sorgulamak hâlâ bir zayıflıkmış gibi.
Üstelik bu durum geçici de değil. Bir süre sonra yapay zekayla yaşamak norm hâline geldiğinde, zaman bize daha hızlı akıyor gibi gelecek. Çünkü bugün kazandığımız dakikalar, yarın zaten varsayılmış olacak.
İşte asıl tehlike burada.
Yapay zekanın en büyük riski hızlanması değil; bizi fark ettirmeden otomatikleştirmesi. Daha az düşünerek karar almak, daha az hissederek yazmak, yaptığımız işin nedenini sorgulamadan ilerlemek… Otomatik pilot konforludur ama insanı verimsiz değil, farksız hale getirmez mi ?
Yazıyı hazırlarken Bostancı’da tren anonsu duyuyordum. “Gelen trene binmeyin tamir için devam edecek” yabancıların ne yapacağını düşündüm. Dilini bilmediğim bir ülkede trenle yolculuk ederken, aniden yapılan bir acil durum anonsu bende bir korku uyandırırdı. Ne dendiğini anlamam ama önemli bir şey söylendiğini bilirim. Etrafıma bakarım. Başkaları ne yapıyor? Ayağa mı kalkıyorlar, sakin mi duruyorlar, panik mi var?
Bugün yapay zekayla ilişkimizi tam olarak böyle yaşıyoruz. Ne söylendiğini tam olarak bilmiyoruz, kodlarına hâkim değiliz, yönünü biz belirlemiyoruz. Bu yüzden kendi sezgimize değil, başkalarının tepkilerine bakıyoruz.
Ama kalabalığa bakmak her zaman doğruyu göstermez. Ve belirsizlik anlarında otomatik pilota bağlanmak, en kolay ama en riskli tercihtir.
Belki de bugün, o trende ilk kez sesimizi kullanmamız gereken bir noktadayız. Sormamız, yavaşlatmamız, yön istememiz gereken bir an. Eğer hâlâ iç sesimiz algoritmalar tarafından tamamen bastırılmadıysa..
