2024’ün bahar aylarında ihracat fiyatlarımız yükselmeye başladığında, firmalarımız kemikleşmiş müşteri ilişkileri ve eski sözleşmeler sayesinde durumu bir süre idare etti. Ancak zamanla yabancı alıcılar başka tedarikçilere yönelmeye başladı.
Türkiye, hem üretmenin hem de yaşamanın her geçen gün pahalılaştığı bir ülkeye dönüştü. Giderek kronikleşen bu maliyet artışı ve kur baskısı, sanayide kapasite kayıplarına, ihracatta pazar payının kalıcı olarak yitirilmesine yol açabilir. Kaybedilen pazarları geri kazanmak en az enflasyonu düşürmek kadar uzun ve sancılı bir süreçtir.
Enflasyonla mücadele programımızın sac ayaklarından biri, Türk Lirası’nın reel olarak değerlenmesi üzerine kurulu. Ekonomi yönetiminin buradaki motivasyonu net ve iki ana amaca hizmet ediyor:
1- Kur geçişkenliğini azaltmak: Döviz kuru enflasyondan daha fazla yükselmesin ve fiyatlar üzerindeki kur baskısı ile ek enflasyon dalgası tetiklenmesin.
2- Yabancı sermayeyi çekmek: Cari açığı finanse etmek için ülkeye sıcak para girmesi şart. Yabancı portföy yatırımcılarına tatminkar bir reel faiz vadetmeliyiz ki Türkiye piyasasını tercih etsinler.
Bu iki hedefe uygun olarak yürütülen dezenflasyon programı, TL’nin orta vadede sürekli değer kazandığı bir sürece evrildi. Nitekim Merkez Bankası’nın geçtiğimiz hafta açıkladığı Reel Efektif Döviz Kuru verileri, TL'nin son altı yılın en yüksek değerine ulaştığını açıkça ortaya koyuyor.
Fiyat yükseliyor, miktar düşüyor
Peki, madalyonun diğer yüzünde ne var? Değerli TL (yani düşük kur), rekabet gücünü büyük oranda fiyat avantajına bağlayan ihracatçılarımız için ciddi bir el freni demek.
İlk sinyaller tekstil ve giyim gibi emek-yoğun ve düşük teknolojili sektörlerden geldi ve buralarda kaygı verici düşüşler yaşandı. Ancak asıl tehlike, bu kayıpların dalga dalga diğer sektörlere de yansımaya başlamış olması.
TÜİK’in geçen hafta açıkladığı dış ticaret endeksleri özetle şunları söylüyor:
- İhraç ettiğimiz malların birim fiyatları tam iki yıldır kesintisiz yükseliyor.
- İhraç ettiğimiz mal miktarı ise dokuz aydır sürekli düşüyor.
2024’ün bahar aylarında ihracat fiyatlarımız yükselmeye başladığında, firmalarımız kemikleşmiş müşteri ilişkileri ve eski sözleşmeler sayesinde durumu bir süre idare etti. Ancak zamanla yabancı alıcılar başka tedarikçilere yönelmeye başladı.
Benzer bir durum, hizmet ihracatının belkemiği olan turizmde de var. Türkiye pahalılaştıkça, ülkeye gelen yabancı turistlerin kişi başı harcamaları azalıyor. Buna karşın, içerideki yüksek fiyatlar nedeniyle tatil tercihini yurt dışından yana kullanan Türk vatandaşlarının sayısı ve harcamaları rekor kırıyor.
Köklü değişim öngören politikalar amacına ulaşamadı
Üç yıl önceye döndüğümüzde, enflasyonun ateşini düşürmek ve yabancı sermaye çekmek için TL’de bir değerlenme sürecinin doğru bir tercih olduğunu ve başka politikalarla desteklenirse olumlu sonuçlar vereceğini söylerdik. Fakat hem süreç çok uzadı, hem de ekonomide köklü bir değişim öngören politikalar iç ve dış gelişmeler nedeniyle tam olarak amacına ulaşamadı.
İşte bu nedenle daha önce de altını çizdiğim riski burada yeniden hatırlatmakta fayda var:
Türkiye, hem üretmenin hem de yaşamanın her geçen gün pahalılaştığı bir ülkeye dönüştü. Giderek kronikleşen bu maliyet artışı ve kur baskısı, sanayide kapasite kayıplarına, ihracatta pazar payının kalıcı olarak yitirilmesine yol açabilir. Kaybedilen pazarları geri kazanmak en az enflasyonu düşürmek kadar uzun ve sancılı bir süreçtir.
Şimdi hepimizin, özellikle de ekonomi yönetimimizin şu kritik soruya acilen bir cevap bulması gerekiyor: "Bu süreç daha ne kadar devam edecek?"
Enflasyonist faktörleri ortadan kaldıralım, yani "yağları yakalım" derken; üretimi, istihdamı ve ihracatta rekabet gücümüzü, yani "kaslarımızı" yakmaya başladık. Enflasyonu düşürmenin bedeli, Türkiye’nin on yıllardır büyük emeklerle inşa ettiği üretim kaslarını eritmek olmamalı.