Türkiye’de sadece küçükbaş hayvancılık için 50 bin civarında çoban olduğu/ istihdam edildiği tahmin ediliyor. İhtiyaç ise bunun üç katı, 150 bin civarında. Kimse çobanlık yapmak istemediği için, özellikle Afgan, Özbek ve Suriyeli göçmenler çobanlık işinde çalıştırılıyor.
Çobanlık, insanlık tarihinin en eski mesleklerinden birisidir. Göçebe ve yarı göçebe yaşama geçiş ile birlikte çobanlığın yaygınlaştığı tahmin ediliyor. Çobanlık, aynı zamanda bir kültür, bir meslek olarak kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze ulaştı.
Çoban kültürü üzerine araştırmalarıyla bilinen Ahmet Semih Tulay, “İlkçağlardan Günümüze Çoban Kültürü” adıyla yayınladığı sözlüğün 1. cildinde çobanlığı şöyle tanımlar: “Çobanlık, dünyanın en eski iş kollarından biri. Otlatma, yaymana götürme, yaylıma çıkarma, hayvan gütme gibi tabirlerle yapılan bu iş, derin bir bilgelik ister. Meteorolojiyi, veterinerliği, toprağı, doğayı ve yem bitkilerini bilmek gerekir.”
Birleşmiş Milletler, 2026 yılını “Uluslararası Kadın Çiftçi Yılı “ ilan etti. Buna ilişkin detayları dünkü yazımda anlatmıştım. 2026 yılı aynı zamanda, “Uluslararası Mera ve Çobanlar Yılı”. Bu konuda Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) çalışmalarına geçmeden önce Türkiye’de çobanlık ve mera konusundaki durumu, bazı bilgileri paylaşmakta yarar var.

Kimsenin yapmak istemediği iş; çobanlık
Dünyanın en eski mesleklerinden birisi olarak bilinen çobanlık, Türkiye’de uzun yıllardan beri hep küçümsenmiş ve “çoban” sözcüğü adeta hakaret, küfür olarak kullanılıyor. Bu nedenle son yıllarda çoban yerine “sürü yöneticisi” deyimi kullanılmaya başlandı.
Türkiye’de sadece küçükbaş hayvancılık için 50 bin civarında çoban olduğu/istihdam edildiği tahmin ediliyor. İhtiyaç ise bunun üç katı, 150 bin civarında.
Kimse çobanlık yapmak istemediği için, özellikle Afgan, Özbek ve Suriyeli göçmenler çobanlık işinde çalıştırılıyor.
Ticaret Bakanı Ömer Bolat, iki yıl önce ne demişti? “Afgan çobanlar olmasa tarım, hayvancılık biter.” Bakanın deyimi ile Türkiye, Afgan çobanlara muhtaç hale geldi. Kim getirdi?
Hayvancılıkta 2010 yılından bu yana uygulanan ithalat politikası ile küçük aile işletmeleri sektörün dışına itildi. Birçok aile işletmesi üretimden koparıldı. Hangi köye gitseniz “eskiden bizim buralarda 40-50 sürü vardı, şimdi 3-5 sürü kaldı” sözlerini duyarsınız. Hayvancılığı bırakan köylüler, daha önce ürettikleri eti, sütü, yoğurdu köye açılan marketten ambalajlı olarak alıyor. Üretenler de tüketici oldu.
Büyük işletmeler çoban ihtiyacını artırdı
Küçük aile işletmesi dediğimiz köylü üretimi bırakınca, onların yerine devletin verdiği sıfır veya düşük faizli kredi ile çok sayıda yeni işletme kuruldu. Orta ve büyük ölçekli bu işletmeler, devletten kredi kullanarak genellikle hayvanı yurtdışından ithal eden, inşaata parayı gömen, yem ihtiyacını büyük oranda piyasadan temin eden, danışman çalıştıran, teknoloji yatırımı yapan ve işçi çalıştıran işletmeler.
Sektör dışından gelip yatırım yaptıkları için büyük bölümü hayvancılığı bilmiyor. Doktor, avukat, iş insanı, şirket yöneticisi gibi çok farklı mesleklerden gelen bu yatırımcılar Türkiye’nin bu alandaki potansiyelini değerlendirmek ve elbette para kazanmak için bu yatırımları yapıyor. Devletin verdiği sıfır faizli veya düşük faizli krediler de cazip geliyor.
Hayvancılığın ve tarımın bu yeni aktörleri maliyeti, kar zarar hesabını biliyor. Maliyeti düşürmek için geldikleri sektördeki alışkanlıkla “ucuz emek” ile üretim yapmak istiyor. Afgan, Suriyeli, Özbek, Moldovalı işçiler, çobanlar genellikle bu işletmelerde çalıştırılıyor. İşin boyutu o kadar büyüdü ki bu işletmeler arasında eleman transferleri bile yapılıyor. Daha yüksek parayı veren elemanı kapıyor.
Küçük aile işletmesi, adı üzerinde zaten küçük. Afgan, Suriyeli, Özbek, Moldovalı çoban çalıştırmaz, çalıştıramaz. Aile emeği ile çark dönüyor. Para kazanamayınca elindeki birkaç ineği kesip sektörden ayrılıyor. Hayvancılığı bırakanlardan kimisi kırsaldan göç etti. Kimisi başka alanlarda işçi oldu. Başka bir neden de köy okullarının kapatılması. Kırsala ekonomik ve sosyal yatırımların yapılmaması sonucu kırsalın boşalması ve sadece yaşlı nüfusun kalması. Gençler köyde çalışmak yerine “sosyal güvencesi, sigortası var “ diye AVM’de güvenlik görevlisi, otelde garson, takside şoför, benzin istasyonunda pompacı olarak çalışmayı tercih ediyor. Emekli olunca köye dönmek umuduyla bu işlerde çalışıyor. Her ile, ilçeye üniversite veya fakülte açılarak herkes üniversite mezunu yapıldı. Diplomalı işsizler ordusu yaratıldı. Üniversite mezunu gidip ahırda, bağda bahçede çalışmıyor. Çobanlık yapmıyor.
Hayvan ithal, yem ithal, çoban ithal
Devletin verdiği sıfır faizli kredi ile işletme kuran, işletmeye koyduğu hayvanı ithal eden, o hayvanı beslemek için yem ithal eden işletmeler hayvana bakacak çobanı da ithal etmeye başladı. Başlangıçta “ucuz emek” olarak görüldüğü için herkes memnundu. Kimse ses çıkarmadı. Bir süre sonra yerli işçi bulmak tamamen olanaksız hale geldi ve piyasa Afgan, Moldovalı, Özbek, Suriyeli göçmenlere kaldı.
Afgan çobanlar, Suriyeliler, kurdukları WhatsApp grupları üzerinden örgütlendiler. Kendi ücretlerini, çalışma şartlarını dayatmaya başladılar. Yerine çalıştıracak işçi bulunamadığı için bu şartlar büyük ölçüde kabul etmek zorunda kalındı.
Bizi bu noktaya getiren politikalar neydi? Küçük aile çiftçiliğinin desteklenmemesi ve yok edilmesi. Çözüm, kırsalda sosyal yaşamı cazip kılacak, sosyal güvencesi sağlanarak, yaptığı işten para kazanarak üretimi sürdürecek bir yapının yeniden kurulmasını sağlamak. Eğitimden tarıma, ekonomiden sosyal yaşama her alanda reforma ihtiyaç var. Köy Enstitüleri modelinin ne kadar önemli olduğu şimdi çok daha iyi anlaşılıyor.
Çobanlığı gururla yapanlar da var
Tarım, köylülük, çobanlık o kadar hor görüldü ki bugün çobanlık yapacak çok az insan kaldı. Ama gururla “ben çobanım” diyenler de var. Kars’ın Boğatepe Köyü’nde 200 yıldır çobanlık yapan bir ailenin dördüncü kuşak temsilcisi İlhan Koçulu gururu yaşayan çobanlardan birisi.
Geçen aralık ayında Bursa’da birlikte katıldığımız hayvancılık zirvesindeki konuşmasında şöyle demişti: “Ben İlhan Koçulu. Kars’ın Boğatepe Köyü’nde, bilinen yaklaşık olarak 150 yıl peynircilik, 200 yıldır da çobanlık yapan bir ailenin 4. kuşak peynir ustasıyım. Burada çiftçi arkadaşlar var, hayvancılık yapıyorlar. Onlarla bizim çobanlığımız arasında bir fark var. Biz hayvanlarımızı 5-6 ay meralarda besliyoruz. Sonra da ahırda beslediğimiz 5-6 ayın yemini de yüzde 80’nini kendimiz üretiyoruz. Onun için biz çoban yada rençberiz. Siz, tel örgülerle çevrilmiş bir alanda bu işi yaptığınız için siz çiftçisiniz. Sizi çobanlığa davet ediyorum. Eğer düşük maliyetli, düşük girdili gıda üretmek istiyorsanız bizim modelimizi ya da insanlık tarihinin geliştirdiği en büyük uygarlık olan tarım uygarlığının bu modelini iyi anlamak gerekiyor.”
Meralar ranta kurban edildi
Sadece çoban sorunu yok. Çobanın hayvanları otlatacağı meralar da hızla azalıyor. Amaç dışı kullanılan, ıslah çalışmaları yapılmadığı için verimli kullanılamayan meralar hızla kaybediliyor. Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göre, 1970 yılında 21 milyon 698 bin hektar olan mera alanı 2001 yılında 14 milyon 616 bin hektara geriledi. 1998-2024 Mera Kanunu kapsamında mera alanları 13 milyon 269 bin hektar olduğu tahmin ediliyor. Veriler güncellense mera alanlarının çok daha düşük seviyede olduğu görülecektir.
FAO, çobanların ve meraların önemini biliyor
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), ilgili diğer paydaşlarla iş birliği içinde Uluslararası Mera ve Çobanlar Yılı kapsamında mera alanlarının ve hayvancılıkla uğraşanların önemine dair farkındalığı artırmak, sorumlu yatırımları artırmak ve hayvancılık sektörüne yönelik uyarlanmış politikaları savunmak için çaba gösteriyor.
FAO’ya göre, bu girişim, hayvancılıkla uğraşanların araziye ve doğal kaynaklara erişimini güvence altına alan, hareketliliği destekleyen ve geleneksel ve kapsayıcı yönetimi teşvik eden politikaları savunurken, mera yönetimi, ekosistem restorasyonu, hayvan sağlığı hizmetleri ve adil değer zincirlerine yeterli yatırımları teşvik etmeyi amaçlıyor.
Bu yıl ayrıca, hayvancılıkla uğraşanların geçim kaynaklarını iyileştirmek ve sürdürülebilir mera yönetimini sağlamak için kapsayıcı politika diyaloğunu ve işbirlikçi katılımı teşvik etmeyi amaçlıyor. Meralar ve hayvancılıkla uğraşanlar, Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine (SKH) katkıda bulunma ve bunları gerçekleştirme konusunda büyük bir potansiyele sahip.
Dünya topraklarının yarısı otlaklardan oluşuyor
FAO’ya göre, dünya topraklarının yaklaşık yarısını kaplayan otlaklar, eşsiz bir biyoçeşitliliğe ve geçim kaynakları bu otlaklara bağlı olan pastoral topluluklara ev sahipliği yapıyor.Çobanlar, hayvan yetiştirir, gıda güvenliğine katkıda bulunur ve dünya çapında ekosistemleri koruyarak çeşitli kültürel mirasa ve yerel ve yerli bilgiye sahiptirler.
FAO, bu ekosistemleri güçlendirmek ve onları ayakta tutan insanları desteklemek amacıyla 2026 Uluslararası Mera ve Çobanlık Yılı'nı fırsat olarak değerlendiriyor.
Otlaklar, çayırlar, savanlar ve çalılıklar, çöller, sulak alanlar veya dağlık bölgeler gibi ekosistemlerde dünyanın kara yüzeyinin yaklaşık yarısını kaplıyor. Orta Asya bozkırları, Afrika savanları, Avrupa'daki Alpler ve Pireneler, Güney Amerika'daki And Dağları ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Büyük Ovalar bu manzaralara örnek teşkil eder. Eşsiz fauna ve florayı korurlar ve karbon depolama ve su düzenlemesi de dahil olmak üzere temel hizmetler sağlarlar.
Milyonlarca çobanın geçim kaynaklarını, beslenmesini ve kültürel kimliklerini desteklerler ve insanların ve hayvanların hareketleriyle şekillenirler.
Çobanlar 1 milyar hayvanı yönetiyor
Çobanlar bu manzaraların en önemli koruyucularıdır. Dünya çapında koyun ve keçilerden sığırlara, devegillerden yaklara, atlara, ren geyiklerine ve mandalara kadar yaklaşık 1 milyar hayvanı yönetirler; gıda güvenliğine katkıda bulunurken ekosistemleri, kültürel mirası ve yerel ve yerli bilgiyi korurlar.
Ancak bu ekosistemler kuraklıklar, seller ve diğer iklim etkileri, toprak bozulması, hayvan hastalıkları ve rekabet eden arazi kullanımları nedeniyle giderek artan bir baskı altında olup, bu durum hayvancılıkla uğraşanların hareketliliğini kısıtlamakta ve yaşam biçimlerini tehdit etmektedir. Örneğin, otlak alanlar küresel toprak organik karbon stoklarının yaklaşık yüzde 30'unu oluştururken, bunların yaklaşık yarısının bozulmuş olduğu tahmin edilmektedir.
FAO Genel Direktörü Qu Dongyu’nun bu konudaki görüşleri özetle şöyle: “Kadınları, gençleri ve hayvancılıkla uğraşan örgütleri dinlemeli ve onların topraklarını ve geçim kaynaklarını şekillendiren kararlara katılmalarını sağlamalıyız. Çoğu zaman sesleri duyulmuyor veya görmezden geliniyor ve katkıları küçümseniyor. Sorumlu yönetim, restorasyon ve yatırım yoluyla mera alanlarını korumalı ve bu alanları yöneten insanları desteklemeliyiz. FAO, bu yıl boyunca hükümetler ve tüm ortaklarla yakın iş birliği içinde çalışarak, mera alanları ve hayvancılıkla uğraşanlarla ilgili çalışmaları ilerletecektir: daha iyi üretim, daha iyi beslenme, daha iyi çevre ve daha iyi bir yaşam - kimseyi geride bırakmamak.”
Özetle, 2026 Uluslararası Mera ve Çobanlar Yılı’nda hayvancılığı, çobanlığı ve meraları bütün yönleriyle ele alarak yeni politikalar oluşturmak gerekiyor.
FAO’ya göre hükümetler neler yapmalı?
- Hayvancılıkla uğraşanları destekleyen ve onların gıda üretimi, ekonomi ve sürdürülebilir ekosistem yönetimi alanlarındaki rollerini tanıyan politikalar ve mevzuat geliştirin .
- Çobanların topraklarını, sularını ve haklarını güvence altına alın ve geleneksel yönetim sistemlerini ve yerli bilgi birikimini tanıyın.
- Çobanlara uygun pazarlar, hizmetler ve altyapı geliştirin .
- Mera alanları ve hayvancılıkla ilgili politikalara ışık tutabilecek araştırma ve veri toplama çalışmalarını destekleyin.
- Geçim kaynaklarını iyileştirmek için hayvancılıkla geçinenlerin ürünlerini ve adil değer zincirlerini destekleyin .
- Çobanlık yapan kadınlara ve gençlere hayvancılık mülkiyetine, arazi kullanımına, teknolojiye, bilgiye, finansmana ve uygun hizmetlere erişim konusunda destek sağlamak.
